www .Kasaba Muhtaç Olacağına Kes سكݣى Ye .com Ümüt Çınar


ANASAYFA
MAKALELER 93 MACİRLERİ

BİYOTERMİNOLOJİ ~ BIOTERMINOLOGY

Türkçenin Şamanik Kökleri

Ümüt Çınar

13 Mart 2017

Alaska'dan Çupik Eskimo arkadaşım Paangelria'nın, bu yazının şekillenmeye başladığı günlerde ölen anasına ve evdeki asırlık kendi anama ithaf ediyorum. Her ikimiz de, anamızdan duyduklarımızı yok olmadan yazıya geçirdik ya, o yüzden

For Paangelria's and my mothers.

Bu yazı, pdf dosyasındaki birinci baskı asıl yazının  örnekçe kısaltılmışıdır
Genişletilmiş ikinci baskısı YAKINDA buradan verilecek
 

Türkçe için yeni bir çağın kapılarını açıyorum. Bölünemez denen yalın kökleri bölüp ünlü ünsüz bütün seslerin anlamını çözdüm. Bomba gibi bir keşif. Atomu parçaladık!

Türkçenin çözüm şifreleri ya da bömler: A {genişleme}, E {yatıklama}, I {ırama}, İ {ilişme}, O {oyuklama}, Ö {özleme), U {uçlama}, Ü {üstleme}, Y {yayma}, Ğ {eğme}, W/V {sıvama}, P/B (çapma), M {yapamama}, N {ayrılma}, L {kendileme}, R {karma}, Z {bozma}, S {serme}, Ş {dışlama}, Ç/C {çıkma}, T/D {atma}, K/G {kalma}.

Ayrıca, parmakla sayı göstergeleri bu şifreyle ortaya çıkarılmış ve sayı adları da o şekille örtüşmüştür. Göktürk alfabesindeki harflerin gösterdiği anlamı da çözdük.

Türkçenin öğretiminde yaygın olarak isim ya da fiil yalın sözlerin hiç bir ek almamış yapısına "kök", yapım eki almış olanlarına da "gövde" dendiği öğretilir. Sözlerin kök şeklinin çoğunlukla tek heceli ve bölünemez olduğu da vurgulanıp sıklıkla dile getirilir.

İsim ya da fiil olarak anlamlı en alt köke (atomlara) iniyor daha derine geçemiyorduk. Atomlarına parçalanan Türkçenin atomaltı parçacıklarına erişmek için yapılan çalışmalar konuya yeterli eğilim sağlanamadığı için az ve yüzeyde kaldı. Eğilenler de, köklerin türetildiğindeki asıl anlamı düşünmek yerine, oldukça değişen günümüzdeki mecaz anlamlarına takıldıkları için göremediler. İşte o yüzden, atomaltı parçacıklarının keşfi gecikti. Taaa ki ben biyolojiden başımı kaldırıp yıllar önce yarıda bıraktığım dil yazılarına dönene kadar. Yazıp ulaştırdıklarım sümen altı edildiği için, dil odasındaki uğraşımı yarıda bırakıp biyoloji odasında beklemeye çekildim. Hem biyoloji hem de Alaska yerli dilleri üzerine yoğunlaşıp yazıları oluşturmaya başladık, örümcek adları ile Alaska yerli dillerinde Rusça alıntıları bitirecekken format azizliğine uğrayıp verileri kaybettik. Aylar sonra başka konulara eğildik ve İngilizce kuş adları, Türkçe kuş adları derken, memeli adları taramasına giriştik, tam yarılayacaktık ki ...

Bilgisayarın çoğu biyoloji yazılarıyla 50 gb dolu olan hard diski yanıp 2016 sonları ve 2017 başlarında bir ay bilgisayarsız kaldıktan sonra, Ocak sonlarında yitirmenin getirdiği bıktırıcı soğukluktan dolayı biyolojiden bir süreliğine ayrılıp tekrar dil yazılarına yöneldik. Yansıma, ikileme ve eklere yıllar önce eğildiğimiz için daha öne hiç başlamadığımız yalın fiillerin bir sözlüğünü yapmak için taramaya giriştik ve bunları bölünebilen en alt kısımlarına (iki ya da üç sesten kurulu tek heceli köklerine) göre dosya dosya sınıflandırıp o köke bağlı bütün gövdeleri de içine kattık. Yaparken belli hecelerle kurulup belli harflerle bitmesi dikkatimizi çekti ve kökleri benzerliklerine göre üç gün gibi kısa bir süre içinde sıraladık. Parçalanamaz olarak adlandırılan atomun parçalanması gibi, bölünemez denen kökleri de anlamlandırılabilir bir şekilde önce iki ana parçaya bölebildik. Bunlardan asıl kökü oluşturan kısmı daha sonra ikiye bölünce dörtlemiş olduk. Ortaya çıkan sonuca göre, Türkçenin ekini kökünü oluşturan ünlü ünsüz her sesin tek başına fonemik morfem olarak bir anlamı var. Tek heceli yalın köklerin anlamı belirgin iken, parçalarına ayrıldığında her iki ana parçası da bulanık durmakta ve bulanıklık ancak benzerliklerine göre gruplandırıldığında dağılabiliyor ve anlam birliği biraz daha net seçiliyor.

Bu keşif, bir dünya dilinin oluşumunu gözler önüne sererek kalıpları yıkan gerçek bir devrimdir. Bir dönüm noktasıdır. Türkçe bugüne kadar kalıbı çıkarılmadan hazır kalıba oturtulmak istendi, oturmadı. Niye oturmadığı yeterince sorgulanmadı. Türkçeyi nasıl anlamak ve anlatmak gerektiğini uzmanları bir türlü beceremedi. Belki bundan sonra. Çünkü artık, kurt gözünü açtı, eskisi gibi olmayacak.

Buram buram şamanizm kokan özgün bir adlandırma yöntemi var. Örnekleri o şamanizme göre algılayıp etimolojik olarak tanımlamak gerekiyor. Kuruluş Türkçesinin adlandırma mantığına göre etimolojik olarak yeniden kurgulanmış tanımlar {ayraç} içine alınmıştır.

Yazıyı altı bölüme ayırdık (yeni kavramların adları için son bölüme bkz.):
1. Köklükler ve Kemiklikler;
2. Gözelikler ve Topukluklar;
3. Türk kam yazısı;
4. Sayı göstergesi;
5. Kvergić;
6. Toparlayıp yorumlama

 

Köklükler ve Kemiklikler

Köklükler, bulanık anlamlı topukluğa gelerek ancak birlikte anlaşılır bir isim ya da fiil kökü oluşturan tek sesli ünsüz yapılar olup topukluk başındaki kemiklik dediğimiz ünsüzler de bunlardan gelir. Kendi anlamını katarak topukluğun geniş anlamını daraltıp belirginleştirir. Köklükler, tek başına kullanılmayan açık heceli topukluğa gelerek ayaklık adını verdiğim kullanılabilir kapalı hece yapan ünsüzlerdir.

Kemiklikler, gözeliklerle kaynaşıp topukluğu oluşturan köklükler olup anlamları onlar kadar açık değil daha bulanıktır.

Dizim sırası: a, e, ı, i, o, ö, u, ü, y, ğ, w, p, m, n, l, r, z, s, ş, ç, t, k

*Y {yayma}
*ay {genişleyip yayma} : ay {genişleyip yayan; gökteki ay güneş ışıkları yüzünden hilalden dolunaya her ay genişleyip daralarak aynı noktada kalmayıp yayılır) > ay- "söylemek" {genişleyip yayma; sözü ağızdan çıkarıp yayarak genişletmek; söylemek, demek fiilinden farklıdır, sözlü olarak haber vermek, yaymaktır}
*oy {oyuklayıp yayma} : oy "yerdeki oyukluk, çukurluk" > oy- "oymak; yerleştirmek, sıkıştırmak"
*öy {özleyip yayma} : *öy- > ȫ- > ö- "düşünmek, akıl etmek, bilmek; düşündükten sonra anlamak"
*uy {uçlayıp yayma} : uy- "uymak; birine bağlı olmak"
*yay {yayıp genişleyip yayma} : yay "ilk bahar; yaz" > yay- "çalkamak; kımıldatmak, sallamak, meyletmek, meylettirmek" {yayıp genişleyip yaymak; kışı gebe geçiren hayvanlar yayık mevsimi olan baharda yavrular ve son bahara kadar yaz boyu süt verir}
*yey {yayıp yatıklayıp yayma} : ye- < - < yė̄- < yey- [: yėyse- "yemek istemek"]
*yuy {yayıp uçlayıp yayma} : yu- "yıkamak" 
*pay {çapıp genişleyip yayma} : bay "zengin" bay- " midesi kaldırmamak, bulanır gibi olmak; kandırmak, göz boyamak"
*say {serip genişleyip yayma} : say "kara taşlık yer; vücuda giyilen zırh"  
*sıy {serip ırayıp yayma} : *sıy- > - "kırmak; bozmak; yenmek, galebe gelmek"
*soy {serip oyuklayıp yayma} : soy- "elbisesini çıkarmak; derisini yüzmek; malını çalmak"
*süy {serip üstleyip yayma} : "ordu, asker"
*çay {çıkıp genişleyip yayma} : çay "dere" > çay- < cay- "vaz geçmek" {çaparken yaymak; tek bir noktayı hedefleyip çaparken, o hedeften sapıp noktayı yaymak}
*çıy {çıkıp ırayıp yayma} : çiy > çi "toprakta yaşlık; yaş"
*tay {atıp genişleyip yayma} : tay "kulunluktan, süt emmekten çıkan at yavrusu; Kırgızca ana tarafından akrabalık" {takılıp yayılan} > tay- "kaymak" {yenice doğan at yavrusunun uzun ince bacakları üzerinde kalma mücadelesini göz önüne getirin; emekleyen çocuğun iki ayak üstünde kalması için kullanılan "tay tay durmak" [Kırgızca taytayla-] deyimi de bununla ilgili olup atların dönemindeki dilden kalmadır}
*toy {atıp oyuklayıp yayma} : toy "düğün; ordu kurağı; çanak yapılan çamur"
*tuy {atıp uçlayıp yayma} : duy- < tuy- {durup yaymak}
*tüy {atıp üstleyip yayma} : tüy > > "kıl, saç; renk, at donu"
*kay {kalıp genişleyip yayma} : kay- "meyletmek; caymak; acımak, kayırmak, tınmak, iltifat etmek"
*kıy {kalıp ırayıp yayma} : kıy- "sözden dönmek; eğrilemesine doğramak (Ü.Ç. pastırma gibi)"
*koy {kalıp oyuklayıp yayma} : koy "elbisenin koynu"
*köy {kalıp özleyip yayma} : köy- "yanmak; yakmak"
*kuy {kalıp uçlayıp yayma} : kuy "dere; kuytu yer, dip" > kuy- "ürkmek"
*küy {kalıp üstleyip yayma} : küy > "şan, şöhret, ün; haber"
Kemiklik: *YA {yayıp genişleme, yayma}, *YE {yayıp yatıklama, yetme}, *YI {yayıp ırama, yığma}, * {yayıp ilişme, yivme}, *YO {yayıp oyuklama, yolma}, * {yayıp özleme}, *YU {yayıp uçlama}, * {yayıp üstleme, yüzme}

[Ġ] {eğme}
* {genişleyip eğme} : "1) alt giysinin iki bacak arasında kalan ve kasıkların rahat kasılıp gerilmesi için baklava biçimli olan yaması (ilk zamanlarda belki de soyunmadan işemek için çözüp bağlamalı sidiklik gibi kullanılıyordu); > 2) kazak, çorap gibi yün örgülerde gerilip büzülen esnek tutunma yerleri (esnekliğiyle hem vücutta tutunmayı hem de giyinip soyunmayı kolaylaştırır; > 3) file ya da balık ağı" {genişleyip eğilen} > - "DLT çıkmak, belirmek; aşmak, yükselmek, ağmak; değişmek, başkalaşmak, bozulmak, meyletmek, dönmek" {tahtırevalli gibi dengelemeli şeyler aşağı inerken ya da yukarı yükselirken eğik düzlemde olur}
* {yatıklayıp eğme} : - {yatıklayıp eğmek}
* {ilişip eğme} : "hastalık" {ilişip eğen}
*öğ {özleyip eğme} : öğ "anne" {(emzirirken) özünü eğen} > öv- < öğ- "sena etmek" {özünü eğme}
* {uçlayıp eğme} : "çadırın üst yanındaki köşelerden her biri" {uçlayıp eğilen}
*yağ {yayıp genişleyip eğme} : yağ [yāğ] {yakılınca eğilen} > yağ- {kurulum anlamı: ateşte pişen etten yağ damlamak; sonradan mecazen: yağmur damlaları havadan [yağ gibi] dökülmek}
*yeğ {yayıp yatıklayıp eğme} : yeğ "üst, üstün, daha iyi"
*yığ {yayıp ırayıp eğme} : yığ- {yıkıp eğmek; bozkır gibi dayanaksız açık bir yerde ot, saman, yük gibi şeyler devrilmemesi için üstüste değil yaslayarak eğik biçimde yığılır; kavisli harman yığınlarının görüntüsü çadır ya da tepeyi andırır}
*yiğ {yayıp ilişip eğme} : yiv < yiğ > yi "sık ve birbirine girmiş; elbisenin yivi, dikişi; dikiş, pabuç dikişi; dağ yivi; diş ve ağaçların birbirine girmesi" {yayıp ilişip eğme; günümüzde namluda merminin dönmesini sağlayan spiral oyuklara yiv, çıkıntılara set denir}
*yoğ {yayıp oyuklayıp eğme} : yoğ [kitaptan yanlış okuma: yuğ] "ölü ardından saç yolunup dize eğilerek yapılan dövünmeli yas töreni" {yolup eğrilen}
*yüğ {yayıp üstleyip eğme} : yüğ- "toplamak" {yükleyip eğmek}
*pağ {çapıp genişleyip eğme} : bağ [bāğ] {varıp eğme}
*peğ {çapıp yatıklayıp eğme} : beğ (> bey ~ bek) "saygın kutlu kişi; koca, evli erkek"
*poğ {çapıp oyuklayıp eğme} : boğ "bohça, eşya konan heybe" {bolken eğme} > boğ-
*pöğ {çapıp özleyip eğme} : böğ "bir tür örümcek" {kurulum anlamı: Ctenizidae familyasından yere eştiği kuyuda yuvalanan tuzak kapılı örümcekler} > böğ- "durdurmak, hareketine mani olmak; kapanmak, sed çekilmek; toplamak, bükülmek"
*sağ {serip genişleyip eğme} : sağ {kurulum anlamı: sağ el; okta, sol el tutucu, sağ el ise atıcıdır} > sağ {salınıp eğilen; sağ el gibi hareketli; ölü olmayan; ölüler solmuş gibi kaskatı kesilirken, bunlar salınıp eğilir} > sağ- {süt sağılırken sağdaki meme sola soldaki sağa çapraz eğimde akar}
*sığ {serip ırayıp eğme} : sığ "derin olmayan" {sıkıp eğen} > sığ- {sıkıp eğmek}
*söğ {serip özleyip eğme} : söğ- > söv- {söküp eğmek}
*çağ {çıkıp genişleyip eğme} : çağ "zaman, mevsim" [diğer lehçelerde: çak] > çağ- > çav- "güneş doğmak; amaçtan şaşmak, hedeften şaşmak, yol değiştirmek; koku yayılmak, saçılmak, dağılmak; yıldız kaymak; arkası fazla yüklendiği için arabanın önü yukarı kalkmak" {çakıp eğme; kurulum anlamı "yıldız kayması" olabilir; Güneş ufuk düzleminde yükselip alçalırken gittikçe batıya doğru eğilerek doğudan batıya çokzamanlı bir yay görüntüsü oluşturur}
*çığ {çıkıp ırayıp eğme} : çığ "çadırda çubuklardan yapılma bölme; sele sazından yapılma çadır örtüsü; Arap arşınının üçte ikisi gelen Türk arşını" > çığ- "dürmek, çıkınlamak, bağlamak"
*çiğ {çıkıp ilişip eğme} : çiğ "pişmemiş" {çıkıp ilişip eğme}
*çoğ {çıkıp oyuklayıp eğme} : çoğ "ateş alevi, ateş yalını; güneşin yalını, saçakları" {çakıp oyup eğme} > çoğ- "sarmak, sıkı bağlamak"
*çöğ {çıkıp özleyip eğme} : çöğ- "öne eğik çömelmek; tahtırevallide aşağı inmek; işerken kavis çizerek çöğdürmek" {çöküp eğmek}
*tağ {atıp genişleyip eğme} : dağ < tağ {takıp eğme; yanları eğik yer takıntısıdır}
*teğ {atıp yatıklayıp eğme} : değ- (> dey-) < teğ- {atıp yatıklayıp eğme; değmek yüzeyden yatay temas etmektir ve parmakla dikimine oyuk oluşturularak yapılan dokunmak eyleminden farklıdır}
*tığ {atıp ırayıp eğme} : tığ "örgüde kullanılan küt ucu geriden dönük gezli şiş" {tıkıp eğen; TDK yayını Türkçe Sözlük bunu Farsça tîg "kılıç" sözünden geçen bir alıntı olarak göstermiş} > tığ- "eğmek; değmek; bir yere değerek keskinliği gitmek, körleşmek" {tıkıp eğmek}
*toğ {atıp oyuklayıp eğme} : doğ- < toğ- {dolup eğme}
*töğ {atıp özleyip eğme} : döğ- (> döv-) < töğ- "döğmek, dövmek, inceltmek" {döküp eğme; kuruluş anlamı: demir döğme}
*tuğ {atıp uçlayıp eğme} : tuğ "nöber davulu; bayrak, sancak; tıkaç, kapak, su bendi" {tutup eğme}
*tüğ {atıp üstleyip eğme} : düğ- < tüğ- "düğümlemek, bağlamak"
*kığ {kalıp ırayıp eğme} : kığ "davar gübresi; toprağı kabartmakta kullanılan gübre; at gübresi" {kırıp eğme}
*koğ {kalıp oyuklayıp eğme} : koğ > kov "çekiştirme, yerme, kötüleme, dedikodu"
*köğ {kalıp özleyip eğme} : köğ "şiirin vezni; ırlamakta sesin yükselip alçalışı"

*W [V ~ ] [sıvama, sıvazlar gibi yayma, dağıtma]
*aw {genişleyip sıvama} : av < aw  ~ aḅ  "avlanan; avlama" {genişleyip sıvanan} > aw- "toplaşmak, üşüşmek; etrafını çevirmek, avlamak"
*ew {yatıklayıp sıvama} : ev < ew ~ eḅ  "çadır ev, yurt" {yatıklayıp sıvanan} > ew- "bir şeyin etrafına koşuşmak"
*iw {ilişip sıvama} : iv- < ėw- "acele etmek, ivedi yapmak"
*ow {oyuklayıp sıvama} : ov-
*öw {özleyip sıvama} : öw- "ufalamak"
*uw {uçlayıp sıvama} : uw- "ufalamak"
*yuw {yayıp uçlayıp sıvama} : yuw- "koşmak; yuvarlamak"
*yüw {yayıp üstleyip sıvama} : yüw- "bir şeyle yardım etmek"
*saw {serip genişleyip sıvama} : sav < saw ~ saḅ "şöhret, san; söz, haber" > sav- {salıp sıvamak; kurulum anlamı: sözle kovmak}
*sew {serip yatıklayıp sıvama} : sev- < sew- ~ seḅ- {seçerek sıvama; sevmenin, üzüntüsünü almanın görünür hareketi parmak içiyle okşamak, sıvazlamaktır; sevginin sevim yönü yukarıdan aşağı ya da beriye sevene doğrudur; sevgi el sıvantısıdır}
*suw {serip uçlayıp sıvama} : su < suw ~ suḅ
*çaw {çıkıp genişleyip sıvama} : çaw "şöhret, şan; ses"
*çıw {çıkıp ırayıp sıvama} : çıv- "atlamak, sıçramak, fırlamak"
*tew {atıp yatıklayıp sıvama} : tew "hile, aldatma" {değip sıvama} > tew- "eti şişe saplamak, dizmek"
*kaw {kalıp genişleyip sıvama} : kav < kaw
*kew {kalıp yatıklayıp sıvama} : gev- < kew- "gevelemek, gevmek; gevşetmek" {gerip sıvama; geviş getiren hayvanlarda çene sağdan sola ya da tersi sıvar gibi gidip gelir}
*kıw {kalıp ırayıp sıvama} : kıw "devlet, kut, baht"
*kow {kalıp oyuklayıp sıvama} : kof > kov- (> koğ-) < kow- "kovalamak; sürmek" {koşup sıvamak}

*P (> B > V) {çapma; çapımlık, çabuklama, berileme, tek taraflı olarak durgun eylemden birdenbire hızlı ve çabuk eyleme geçtirir; vurup durmak, gelip gidip vurmak örneğindekilerle aynıdır}
*op {oyuklayıp çapma} : op- "toprak çökmek; höpürdeterek içmek" {kurulum anlamı: (kemikteki iliği, çiğ kuş yumurtasını) çabucak içine çekmek}
*öp {özleyip çapma} : öp- "to kiss" {özleyip çapmak}
*yap {yayıp genişleyip çapma} : yap yup "hile, al" > yap- "kurmak; örtmek, kapamak" {yayıp çapmak; sen: yaptım bitti! ben: ne çabuk!)
*yıp {yayıp ırayıp çapma} : ip < yip < yıp {yığıp çapan}
*sap {serip genişleyip çapma} : sap "ekin sapı; kılıç veya bıçak sapı; bir söze verilecek cevapta sıra, yanut, değirmende, sulamada ve gezekte sıra" {salıp çapan} > sap- "yön değiştirmek; ipliği iğneye geçirmek, saplamak; bir şey sarpmak, cinsinden eksik kalan bir şeyi başkasıyla tamamlamak"
*sep {serip yatıklayıp çapma} : sep "gelini malı olan çeyiz" {serip çapan} > sep- "kısa sürede hızlı ve çabuk sermek, serilmek, serpmek, septirmek; geçmek, bulaşmak"
*sıp {serip ırayıp çapma} : sıp "iki yaşına girmiş olan tay"
*sop {serip oyuklayıp çapma} : sop: soy sop
*sup {serip uçlayıp çapma} : sop {sop kamçı "Kırgızca uzun kırbaç"}
*çap {çıkıp genişleyip çapma} : çap- "yüzmek; arı çamurla sıvamak; vurmak; koşmak, ivmek"
*çıp {çıkıp ırayıp çapma} : çıp "her ince ve yumuşak dal"
*çöp {çıkıp özleyip çapma} : çöp "şarabın tortusu; her şeyin çöküntüsü; çöp; her hangi bir şeyin çökeli"
*tap {atıp genişleyip çapma} : tap "elverir, yeter" > tap- "tapmak; hizmet etmek; bulmak, sezmek, kaybolanı bulmak; bulmak; başa kakmak; yapı, köprü vb. şeyler selden çökmek" {takıp çapma}
*tep {atıp yatıklayıp çapma} : tep- "doldurulmak istenen kabarık şeyleri (yün, pamuk, un, peynir) hacminden küçük kapalı yerlere havasını alırcasına bastırıp sıkıştırarak tıkmak; deliğe bir bez tıkamak; elbise ya da diğer eşyaları açıkta bırakmamak için alelacele kapalı yerlere gelişigüzel koymak; döğmek, vurmak, tepmek"
*tıp {atıp ırayıp çapma} : tıp "sessizlik gerektiren çocuk susma oyunu" {(dili) tıkıp çapma}
*top {atıp oyuklayıp çapma} : top "topık kelimesinin kısaltması" {doyup çapan; doygun adam göbek şişirir} ~ top "buğday su ile kaynatılır, arpa hamuru ile yoğrularak bir keçeye sarılır, sıcak bir yere bırakılır, erdikten sonra yenir"
*kap {kalıp genişleyip çapma} : kap [kāp] "tulum, çuval, dağarcık; zarf; anası karnında, çocuğun bulunduğu torba" {kalıp çapan} > kap- "çalmak, dokunmak, çarpmak, uçurmak; hücum ve defi etmek"  
*kep {kalıp yatıklayıp çapma} : kep- "yapı, toprak, duvar yıkılmak, çökmek" {gerip çapmak}
*kip {kalıp ilişip çapma} : kip "kalıp, benzer" {girip çapmak}
*kop {kalıp oyuklayıp çapma} : hep < köp < kop "çok, bütün" {koyup çapma} > kop- "kopmak, gelmek; kalkmak; başlamak, çıkmak; baş kaldırmak"
*küp {kalıp üstleyip çapma} : küp
Kemiklik: *PA {çapıp genişleme, varma}, *PE {çapıp yatıklama, verme}, *PI {çapıp ırama, bıçma}, * {çapıp ilişme, binme}, *PO {çapıp oyuklama, boğma}, * {çapıp özleme, bölme}, *PU {çapıp uçlama, burma}, * {çapıp üstleme, büzme}

*M {isteyip de yapamama; yapamamazlık m'si} : olumsuzluk (-ama/eme- ile -ma/me-; geniş zamanın olumsuzu: 1. tekil şahıs -mam/mem, 3. tekil şahıs  -maz/-mez) ekinin çıkış kaynağı bu köklüktür; soru (mi/mı/mu/mü) eki bununla kuruludur; mastar ekinde de vardır (mastar, fiili yapmak isteyip de yapamayandır; yapmak için çekim gerekir, fiili çeken yapar); geçmiş zaman (-mış/miş/muş/müş) ekinde de görülür (dışlayamama; ş dışlama [aynı şekilde -dı/di/du/dü/tı/ti/tu/tü] geçmiş ekinde de atma anlamını veren t bulunur; birisi dışlayıp atamaz, diğeri eylemi bitirip atar); kesin olmamakla birlikte, Türkçedeki kapı mapı, tarla marla, teker meker kalıbındaki ikilemelerin (diğerlerinden oldukça farklı bu yapıları gölgeleme olarak adlandırıyorum) de bununla kurulu (anlamlı sözün ardında m- ile kurulan sözler onun gölgesidir ve bunlar baştakinin yerini tutmak isteyip de yapamayanlardır) olduğunu söyleyebiliriz; ben (> men) zamirinden gelen birinci tekil şahıs çekim ekinin (ben geldim, geleceğim, gelirim; ben evliyim; benim atım) bu köklükle ilgisi yoktur.
*аm {genişlemek isteyip de yapamayan} : аm "вульва" {genişleyemeyen; doğum sırasındaki genişleyememe; doğum sonrası eski durumuna döner; kurulum anlamı: insanınki değil, büyük ihtimalle itin ya da atın doğum yapması gözlenerek adlandırılmıştır}
*em {eşmek isteyip de yapamama} : em "merhem, ilaç" {(sürüldüğü yarayı) eşemeyen; sürülen merhem yaranın eşilip dışarı taşmasını durdurur} > em- "memeden süt emmek" {(süt emen çocuk, memeyi) eşememek; eşmek fiili çıkan toprağı yana koymaktır, fakat çocuk eşmeye çalıştığı memede sütün her damlasını taşırmadan yutar}
*im {ilişmek isteyip de yapamama} : im "işaret; parola; orduda başbuğun askerler arasına silah veya kuş adlarından birini belge olarak koyduğu kelimeler" {ilişemeyen}
*om {oymak isteyip de yapamama} : om "kemiklerin toparlak ucu" {oyamayan}
*öm {önmek [gitmek] isteyip de yapamama} : öm- "beklemek, gözlemek" {gidememek}
*um {uymak isteyip de yapamama} : um "karın şişkinliği, kursak bozukluğu" > um- "olmasını istemek, umut etmek" {uyamamak}
*üm {üstlemek isteyip de yapamayan} : üm "şalvar, don" {üstlenemeyen; yukarı çekilip giyilirken bel üstüne çıkmak ister fakat kasıklara takılır yapamayıp bel altı kalır, düştükçe çekersin yine üste çıkamaz}
*yam {yayılmak isteyip de yapamama} : yam "çer çöp, pislik, çapak; göze ve başka şeye kaçan çer çöp" {yayılamayan}  
*yem {yemek isteyip de yapamama} : yem [yėm] {yiyilemeyen; tuzağa gelen av tarafından yenmek istenen fakat isteklisi avlandığı için yiyilemeyip kalan}
*yom {yormak isteyip de yapamama} : ? yom "boş inanç, uğur, fal, kuşku" {yoramayan}
*yum {yutmak isteyip de yapamama} : yum- {(gözünü) yutamamak}  
*som {solmak isteyip de yapamama} : som "içi dolu olan, kaplama olmayan" {solamayan}
*süm {sünmek isteyip de yapamama} : süm "taptatlı, pek tatlı nesne" {(bal gibi) sünemeyen}
*çim {} : çim "ayrık otu"
*çöm {çökmek isteyip de yapamama} : çöm- "gövde altı yere değdirilmeden iki dizi kırıp üzerinde oturmak" {çökememek}
*çum {} : çim- < çüm- "ördek suya çok, iyice dalmak" ~ çöm- "dalmak, çimmek" < çum- "insan suya dalmak" § karışık örnek, kökünü tam belirleyemedim
*tam {taşmak/takılmak isteyip de yapamama} : dam "çatı; toprak çatılı ev" < tam [tām] "duvar, dam, kale" {taşamayan; yandan ya da üstten gelen basınçtan dolayı taşmak istercesine bel verip bombelense de taşamayan; Eski Türkçe ve Kıpçakça yandaki "duvar" anlamından Oğuzca üstteki "tavan" yoluyla "çatı" ve "toprak çatılı ev" anlamına geçildiği anlaşılıyor ["dam akıyor" dediğiniz zaman aslında tavandan bahsediyorsunuz, fakat "dama çıktı" dediğinizde çatıyı kastediyorsunuz, yani evin üst örtüsününün altına tavan, üzerine çatı denir]; sıklıkla Hint-Avrupa kökenli bir alıntı olduğu da söylenir} > tam- "damlamak" {(çıktığı yere) takılamamak; damlalar toplanıp akmadan önce tıpkı damın tavanı gibi bombelenir}
*tem {delmek isteyip de yapamama} : tem "tırkaz, kapı sürgüsü" {delemeyen}
*tim {dikmek/dizmek/ditmek isteyip de yapamama} : tim "şarap dolu tulum; şarap satan" {dikilemeyen}
*tum {durmak/tutmak isteyip de yapamama} : tum "soğuk" {tutamayan, tutulamayan}
*tüm {dürmek/düzmek/düşmek isteyip de yapamama} : tüm "bütün; kesilmemiş ekmek, bozulmamış para; düz renkte at donu"
*kam {kaçmak isteyip de yapamama} : kam "şaman" {kaçamayan; ruh bastığı için, istese de kaçamayan; kaç kaç "cin çarpmasına karşı üzerlik ile yapılan tütsüde söylenen söz"; Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm (1954): "kam olmak için belli başlı bir kamın neslinden olmak gerektir; hiçbir kimse kam olmak istemez; fakat geçmiş kam-ataların ruhundan biri kam olacak torununa musallat olur; onu kam olmağa zorlar; bu hale Altaylılar “töz basıp yat” (ruh basıyor) derler; ata ruhu musallat olan adam bundan kurtulmağa çalışır, şamanlığı kabul etmemekte ısrar ederse deli olur; şamanlar’ın hepsi sinirli, melânkolik adamlardır"} > kam- "öldüresiye, kuvveti kesilesiye çok döğmek {kaçamamak; trans sonrası bayılan şaman gibi dövmek, cin çarpmışa çevirmek}
*kem {gelmek isteyip de yapamama} : kem "hastalık" {geçemeyen} ~ gem "Türkiye Türkçesi: atı yönetmek (çekip durdurmak ya da gideceği yönü belirlemek) için ağzına takılan demir araç" {(çekince) gelemeyen}
*kım {kıymak isteyip de yapamama} : kım "sus, sakın ha anlamında ünlem"
*kim {girmek isteyip de yapamama} : kim ~ kem "soru zamiri" {girmek isteyip de yapamayan; ev sahibiyle ya da oba beyiyle görüşmek üzere çadıra girmek isteyen yabancı kişi (kim'in dışındaki) için türetilmiş olmalı}
*kom {konmak isteyip de yapamamak} : kom "deve hamudu" {konamayan} § komıt- "DLT coşturmak", komın- "DLT coşmak"
*köm {görmek isteyip de yapamama} : göm- < köm- "defnetmek" {(ölüyü yanında görmek isteyip de) görememek; gömülen artık görülemez}
*kum {kurmak isteyip de yapamama} : kum "taş tanecikleri" {(tanecikleri birleştirip) kuramayan} ~ kum "su dalgası" {kuramayan} > kum- "dalgalanmak" {kuramamak}
*küm {küsmek/gülmek isteyip de yapamama} : güm "derinden ve patlayısı yankılı gürültü" {gülemeyen}

*N {ayrılma} :                                               
*an {genişleyip ayrılma} : an "en küçük zaman birimi" > an- "zikretmek, yad etmek, hatırlamak"
*en {yatıklayıp ayrılma} : en < ėn "yan tarafa olan genişlik" {en boy ölçüsünde, en dar olanı en, en geniş olanı boy} > en "sıfatlarda üstünlük derecesi belirtir" {boydakiler büyükse, endekiler en büyüktür} ~ en "hayvanların kulağını keserek yapılan işaret"
*in {ilişip ayrılma} : in "toprak altında hayvan yuvası" ~ ėn "çukur; iniş" > in-
*on {oyuklayıp ayrılma} : on "10" {oyuklayıp ayrılan; göstergesi: iki eli açarak öne uzatma (avuçtaki oyuk kalsın, parmaklar ayrılsın, say} / "" ~ - "solmak"
*ön {özleyip ayrılma} : ön ~ öñ "ön, önce" / öñ "renk" > ön- "bitki bitmek, yetişmek"
*ün {üstleyip ayrılma} : ün "ses; şan" {üstünden ayrılan} / üñ- "delmek"
*yan {yayıp genişleyip ayrılma} : yan "yakın taraf" > yan- "dönmek, döndürmek"
*yen {yayıp yatıklayıp ayrılma} : yen < yėñ "elbise kolu" {yerinden ayrılan; o çağın elbiselerinde omza iğreti tutturulduğu için koldan ayrılabilir} > yeñ- "alt etmek" {kolundaki yeni çıkarmakla ilgisini bilemiyorum}
*yin {yayıp ilişip ayrılma} : yin "vücut, insan bedeni; tüy, deri" {yayıp ilişip ayrılan}
*yon {yayıp oyuklayıp ayrılma} : *yon > con Kırgızca "(atlarda eyer vurulan) sırt çukurluğu; dağ sırtı" > yon- "yontmak" {yolup ayırmak}
*yön {yayıp özleyip ayrılma} : yön "yönelme doğrultusu; yüz, alnaç"
*yun {yayıp uçlayıp ayrılma} : yun- "yıkanmak"
*yün {yayıp üstleyip ayrılma} : yün < yüñ
*pan {çapıp genişleyip ayrılma} : ban- "yemeğe parmak ya da ekmek batırmak" {bağlayıp ayırmak; bandığınızda yemek parmağınıza ya da ekmeğe bağlanır} > ban- ""
*pen {çapıp yatıklayıp ayrılma} : ben > men "birinci tekil şahıs" {berilenip ayrılan} § ben < meñ "tendeki",  ben < meñ "kuş, balık yemi"
*pin {çapıp ilişip ayrılma} : bin-  [> min > mün] "gitmek üzere ata, sırta oturmak"
*pön {çapıp özleyip ayrılma} : bön < böñ "iriyarı, yoğun, obur"
*pun {çapıp uçlayıp ayrılma} : bun < buñ "dert, sıkıntı, yokluk, ihtiyaç"
*pün {çapıp üstleyip ayrılma} : bün < mün "çorba"
*san {serip genişleyip ayrılma} : san "sayı" {saçıp ayrılan} > san- "saymak; sayılmak; sanmak" {saçıp ayırmak; kurulumda ok ya da mızrak saplanan avların ya da ava saplanmışların sayısı için türetilmiş olabilir; sallantıda kalan Kırgızca san "but, kalça" sözü beni düşündürüyor}
*sen {serip yatıklayıp ayrılma} : sen {seçip/serip ayrılan}
*sın {serip ırayıp ayrılma} : sın "boy, bos; etek ucu" > sın- "kırılmak, bozulmak, incimek" {sıyıp/kırıp ayrılmak}
*sin {serip ilişip ayrılma} : sin "mezar" {silip ayıran; Günümüz İslam geleneğinde genişçe açılan mezara doğu (ayak) batı (baş) doğrultusunda yüzü güneye dönük biçimde sağ yana yatırılarak gömülürken, geçmişte bu iş dar açılan mezara hocker yöntemiyle ana rahmindeki bebeğin duruşu gibi çömelterek yapılırdı; Çince alıntı sayılması yanlıştır} > sin- > siñ- "çömelerek pusmak; hazmedilmek; işlemek, girmek" {kurulum anlamı: mezara konulan ölü gibi sessizce çömelerek pusmak}
*son {serip oyuklayıp ayrılma} : son > soñ "bir adamın çoluğu çocuğu; her şeyin ve her işin sonu; sonra" {sokup ayrılan}
*sön {serip özleyip ayrılma} : sön- {söküp ayrılmak}
*sun {serip uçlayıp ayrılma} : sun- {ayrılacağın bir şeyi vermektir}
*sün {serip üstleyip ayrılma} : sün- {sürüp ayrılmak}
*çan {çıkıp genişleyip ayrılma} : çañ {çakıp ayrılan; dili çakıp ayrılır; çeñ "zil, çalpara"}
*çın {çıkıp ırayıp ayrılma} : çın "doğru, gerçek, sahih"
*çin {çıkıp ilişip ayrılma} : çiñ "iyice, büsbütün"
*çun {çıkıp uçlayıp ayrılma} : çun- "yıkanmak"
*tan {atıp genişleyip ayrılma} : tan [tañ] "gün doğmadan önceki alaca karanlık" {takıp ayrılan} [tan "sabah, akşam esen serin esinti"] > tan- "inkâr etmek, tanımamak"
*ten {atıp yatıklayıp ayrılma} : ten "vücut" {deyip ayrılan} > dene- "sınamak"
*tın {atıp ırayıp ayrılma} : tın "ruh, nefes, soluk; dinmiş, işsiz, tembel" {tıkılıyken ayrılan} > din- < tın- "dinlemek; solumak, nefes almak; dinmek, sonu gelmek"
*tin {atıp ilişip ayrılma} : tin "yular" § din < tin < tiñ "dik, tepe, uç, doruk"
*ton {atıp oyuklayıp ayrılma} : don [dōn] < ton [tōn] "Türkiye: alt giysisi; Türkmen ve DLT: giysi; Kıpçak: kürk" {dolup ayrılan; önceleri Sakaca thauna "cloth" sözünden gelen bir alıntı olduğu sanılıyordu}
*tön {atıp özleyip ayrılma} : dön- < tön- "doğrultu değiştirip yana yönelmek; bu işi çevresine dolamak"
*tun {atıp uçlayıp ayrılma} : tun "kadının ilk çocuğu, ilk kocası; dinlenme, dölenme; köşe bucak, gizli yer" {tutup ayrılan; duldan ayrılan} > tun- "kapanmak, tıkanmak; bulutlanmak" {tutup ayrılmak}
*tün {atıp üstleyip ayrılma} : dün < tün "bugünden önceki gün; gece" {düşüp ayrılan; kurulum anlamı: dün gece, bu sabahtan önceki karanlık vakit; sonradan: herhangi bir gece}
*kan {kalıp genişleyip ayrılma} : kan "damardaki" {kalırken ayrılan} > kan- "suya doymak; mec. söze doyup aldanmak" {kalırken ayrılma}
*ken {kalıp yatıklayıp ayrılma} : gen < ken [kiñ] "geniş; sürülmeyince boş kalıp otla kaplanan tarla"
*kın {kalıp ırayıp ayrılma} : kın "kesici silah kılıfı"
*kon {kalıp oyuklayıp ayrılma} : kon- "atla giderken inip mola vermek; (kuş) yere inmek; (alıcı kuş) avdan ayrılıp kola inmek"
*kön {kalıp özleyip ayrılma} : gön < kön "at derisi; ham deri" {köyüp/yanıp ayrılan; kurulum anlamı: dumanla tabaklanmış at derisi} > kön- "düzeltmek, doğrulmak; yola gelmek, inkârdan sonra ikrar etmek; yola çıkmak  
*kun {kalıp uçlayıp ayrılma} : kun- "soymak, çalmak" {kurulu iken ayrılmak}
*kün {kalıp üstleyip ayrılma} : gün < kün {küyüp/yakıp ayrılan} > *kün- "[kön-] yanmak (Arguca)"
Eklerde: zamirlerdeki (ben, sen) de bununla kuruludur; ayrılma durum (-tan [uyum sonrası alofonları: ten/dan/den]) ekinde, ile anlamı veren vasıta durum (-ın/in/un/ün) ekinde, ilgi (tamlayan) durum (-ın/in/un/ün) ekinde ve ortaç (-an/en) ekinde de gözüküyor; ayrıca, ne soru zamirinde de bu köklük {bilmediğin senden ayrı şeydir} belirgindir; zamir n'si (ona, buna, şuna; onu, bunu, şunu) {buradan oraya, oradan buraya ayrılma belirtir} bununla kuruludur.

*L {kendileme}
*al {genişleyip kendileme} : al "kırmızı" {eli ısırılınca gelen kan ya da avdan ok, bıçak çekilince akan kan} > al- {köpeğin, kurdun ağzından elini almak ya da avdan oku, bıçağı çekip almak} ? āl "hile"
*el {yatıklayıp kendileme} : § el < eliğ {yatıklayıp kendileyip ilişip eğen}, elli < elliğ > eliğ < *eliğliğ "50" {bkz. sayı göstergeleri}
*ıl {ırayıp kendileme} : ıl- "DL inmek"
*il {ilişip kendileme} : el "yabancı" ~ il "vilayet" < ėl "halk" > il- "ilişmek"
*ol {oyuklayıp kendileme} : o < ol
*öl {özleyip kendileme} : öl "toprağın nemi, tav; ıslak, yaş, nem" {özleyip kendilenen} > öl- {yaşlanıp can ateşi yanmayan ıslak odun gibi sönmek}
*ul {uçlayıp kendileme} : ul "duvar temeli" > ul- "erpimek, eriyecek ve dağılacak hale gelmek, eskiyerek yıpranıp yırtılmak"
*yal {yayıp genişleyip kendileme} : yal "at yelesi" > yal- "yalınlamak, alevlenmek" {ateş yele gibi dalgalanmak}
*yel {yayıp yatıklayıp kendileme} : yel [yėl] "rüzgar" yel- "(atla) koşmak"
*yıl {yayıp ırayıp kendileme} : yıl {yığıp kendilenen; gözlenebilmesi için bir yılı oluşturan iki ana mevsim (yaz ile kış) sıcaklık farkına göre öne çıkar. Her yıl kışın gerçekleşen "kar yığıntısı" ilk anlam olmalıdır. İki kar yığıntısı arasında geçen sürenin sene anlamını kazanması kolaylaşır} > yıl- {yıl gibi uzun sürmek; mec. bıkmak}
*yol {yayıp oyuklayıp kendileme} : yol {yayıp oyup kendilenen; başkasının ayak izine basa basa otlar ezilip yok edildiği için ora oyulur ve otsuz bölgeye yayılarak kendiliğinden yol oluşur} > yol- "sökmek, koparmak" {yol gibi yok etmek}
*pal {çapıp genişleyip kendileme} : bal {varıp kendilenen; yapışkanlığından}
*pel {çapıp yatıklayıp kendileme} : bel [bėl] "sırtın altındaki içe basık bölge" {berilenip kendilenen; bu adı ancak birisini belinden sarılıp kaldırırsanız verebilirsiniz}
*pil {çapıp ilişip kendileme} : bil- {binip kendilemek}
*pol {çapıp oyuklayıp kendileme} : bol "dar olmayan, geniş" {olup kendilenen} > ol- < bol-
*pöl {çapıp özleyip kendileme} : böl-
*pul {çapıp uçlayıp kendileme} : bul-
*pül {çapıp üstleyip kendileme} : bül "zaman geçerek eskiyen herhangi bir şey"
*sal {serip genişleyip kendileme} : sal [sāl] "bağlama tomruktan su taşıtı" {saçıp kendilenen; kurulum anlamı: ırmak yukarısından kesilip aşağıya doğru yüzdürülen tomruklar} > sal- {saçıp kendilemek}
*sel {serip yatıklayıp kendileme} : sel ~ sil "salya" {selli "salyalı"} > sel- "başıboş bırakmak"
*sil {serip ilişip kendileme} : sil "her yemekten tiksinen, boğazsız insan; az yem yiyen hayvan" [silimsi "yemek seçen, boğazsız"] > sil- "üzerini almak, üzerini atmak" {kurulum anlamı: terini silmek, alnındaki teri sıvazlayarak koluna emdirip almak}
*sol {serip oyuklayıp kendileme} : sol {kurulum anlamı: sol el; okta, sol el avucun oyuğunda tutucu, sağ el ise atıcıdır; solaklar istisna, sol el sağa göre daha kolay yorulur} < sol- [sōl-] = {sorup/emip kendilemek}
*sül {serip üstleyip kendileme} : sül "ette ve ağaçta olan yaşlık ve tazelik"
*çal {çıkıp genişleyip kendileme} : çal "alaca, kır" >? çal- "yere çalmak, vurmak, yenmek; söz kulağa çalmak"
*çel {çıkıp yatıklayıp kendileme} : çel- {çekip kendilemek}
*çil {çıkıp ilişip kendileme} : çil
*çöl {çıkıp özleyip kendileme} : çöl "tarlaların su biriken, çimenli ve batak olan yerleri; yazı dilinde ilk akla gelen: kum çölü" {çöküp kendilenen; kurulum anlamı: çöküntülü verimsiz düzlük}
*tal {atıp genişleyip kendileme} : dal < tal "ağaç kolu" {takıp kendilenen} > dal- < tal- "su altına inmek; girmek, girişmek" {takıp kendilemek; suya dalmak suya dal takılmaktır; kurulum anlamı: ördeklerin suya dalması}
*tel {atıp yatıklayıp kendileme} : del- < tel- "delik açmak"
*tıl {atıp ırayıp kendileme} : dil < til < tıl "ağızdaki; konuşturmalık tutsak" {tıyıp/tıkıp kendilenen; ağızdaki dil kendi kendine ağza tıkılıp alıkonulur} [<: tıḍ/tıy- "geri koymak, alıkoymak, men'etmek", tid- "engel olmak, tutmak"] > dil- < til- < *tıl- "dilimler hâlinde doğramak" {kurulum anlamı: eti dil biçiminde doğramak}
*tol {atıp oyuklayıp kendileme} : dol- < tol- [tōl-] {doyup kendilemek}
*töl {atıp özleyip kendileme} : döl < töl [tȫl] {döküp kendilenen; ilk anlamı "sperm" değil "yeni doğan kuzu" olmalı; koyunlar attan önce evcilleştirilse de Türklerin bölgesine gelmesi epey sonradır, fakat yaban koyunları vardı}
*tul {atıp uçlayıp kendileme} : dul < tul [tūl] "kocası ölen kadın" {durup kendilenen} > tul- "kuşatmak, kapamak; topa vurmak" {durup kendilemek}
*kal {kalıp genişleyip kendileme} : kal- = {karıp genişleyip kendilemek}  
*kel {kalırken yatıklayıp kendileme} : gel- {başlangıçta: "beriye ulaşma"; günümüzde: "eve gelmek, eve gitmek"}
*kıl {kalıp ırayıp kendileme} : kıl "saç, tüy" {kalıp ırayıp kendilenen; kurulum anlamı: atın kuyruk ve yeledeki ipliksi uzantıları} > kıl- "yapmak, etmek" {kırıp kendilemek; kurulum anlamı: at derisindeki kılları kazıyarak yolup tabaklamak ya da saç sakal kesmek}
*kol {kalıp oyup kendileme} : kol {kalıp oyup kendilenen} > kol- " etmek, istemek" [koltur- "istetmek", kolun- "kendi kendine rica etmek, istemek"
*köl {kalıp özleyip kendileme} : göl < köl [kȫl] {görüp kendilenen; gökteki bulutları, kıyıdaki ağaçları ve dağları tepeleri yüzeyine açık gölge olarak yansıttığı için}
*kul {kalıp uçlayıp kendileme} : kul "Tanrıya göre: inanan, iman eden; erkek köle" {kurup kendilenen; > kullan-}
*kül {kalıp üstleyip kendileme} : kül {kalıp üstleyip kendilenen} "yakıntı" > gül- < kül- {kurulum anlamı: sıcak külü önüne getirmek ya da ellerini sıcak küle uzatıp ısıtmak; küsmek eylemi de külü serip dağıtarak soğutmaktır; yani, gülmek sıcaklık, küsmek ise soğukluktur}
Eklerde: -lar/ler; -la/le; -la/le-; -li/lı/lu/lü

*R {karma} § Köken olarak yöredeki (çıkış yurdu: orta güney Sibirya) doğal etkenler arasında yağan kar {kalırken genişleyip karışan; havada tek tek yağarken yerde karılıp birleşen; yere düşüp doğal olarak karışan karları tanelerine ayırmak zordur} ve ondan mecaz yoluyla türetilen karmak {kar gibi karıştırma} fiili kurguda öne çıkıyor. Sanırım, önce soyut olan "soğuk" değil, somut olan "kar" anlamında *rrr yansıması oluşturuldu, sonra da bu *r biçiminde "karma" değerini kazandı. Kar sözü ise, yıllar içinde diğer köklükler de oluştuktan sonra türetildi.
Eklerde: çoğul eki -lar {kendilenip genişleyerek karılan; uyum sonrası alofonu: -ler}; -er/ar-; -tir/tır/tur/tür-
*ar {genişleyip karma} : ar- "yorulmak, dermansız kalmak; aldatmak" {genişleyip karma}
*er {yatıklayıp karma} : er "adam" {yatıklayıp karan; kuruluşta: güreşte rakibini yere yatıran kişi} > er- "olgunlaşmak, yetişmek"
*ır {ırayıp karma} : ır ~ yır "koşma, türkü, hava"
*or {oyuklayıp karma} : or "çukur, hendek" > or- "(ot, ekin) biçmek"
*ör {özleyip karma} : ör- {öze karma; kurulum anlamı: saç örmek} "baş kaldırmak, isyan etmek?; I belirmek; çıkmak, kopmak; bulut yükselmek II örmek"
*ur {uçlayıp karma} : vur- < ur- "döğmek; koymak, yapmak; takmak" "
*ür {üstleyip karma} : ür- "üflemek; havlamak"  
*yar {yayıp genişleyip karma} : yar "uçurum; salya" > yar-
*yer {yayıp yatıklayıp karma} : yer [yėr] > ? yer- [yėr-]
*yır {yayıp ırayıp karma} : yır- [yır/yir/yer-] "yaş bir şeyi demirle kesmeksizin uzunlamasına yirmek, kolayca yarmak"
*yor {yayıp oyuklayıp karma} : yor- {yolup karma; gücüne yokluk karıştırma}
*yör {yayıp özleyip karma} : yör- "çözmek"
*par {çapıp genişleyip karma} : var < bar "mevcut, yok olmayan" {basıp karan; kadın: kocaya vardım, adam: karım var} > var- < bar- "ulaşmak, orada mevcut olmak"
*per {çapıp yatıklayıp karma} : ver- [vėr] < ber- [bė̄r-] {berileyip/varıp yatıklayıp karma; kuruluş anlamı: avucuma koy}
*pir {çapıp ilişip karma} : bir "1" {binip karan; göstergesi: dört parmak avuca yumukken baş parmak üstüne binmiş durumda; bkz. sayı göstergeleri}
*por {çapıp oyuklayıp karma} : por < bor "kireçli toprak; kireç, tebeşir" ~ bor "DLT şarap"
*pur {çapıp uçlayıp karma} : bur- "DLT iyi kokmak, buğusu yükselmek, buğulanmak"
*pür {çapıp üstleyip karma} : bür-
*sar {serip genişleyip karma} : sar- {serip genişleyip karmak}
*ser {serip yatıklayıp karma} : ser-
*sir {serip ilişip karma} : Sir "bir Kıpçak boyu"
*sor {serip oyuklayıp karma} : sor- "DLT emmek; (sorgu) sormak, aramak"
*sür {serip üstleyip karma} : sür- "ileri yürütmek; sürgün etmek; sürme çekmek"
*çer {çıkıp yatıklayıp karma} : çer [: çer çöp] {çekip karılan}
*çır {çıkıp ırayıp karma} : cır-
*çor {çıkıp oyuklayıp karma} : çor "aslık, vulvası bitişik olan"
*çür {çıkıp üstleyip karma} : çür "menfaat"
*tar {atıp genişleyip karma} : dar < tar < "bol ya da geniş olmayan; yağ tortusu" {taşıp karma; taşıntıdan geriye kalanlar karılarak genişlikten darlığa geçiliyor} > tar- "dağıtmak, yaymak; ayırmak"
*ter {atıp yatıklayıp karma} : ter "deriden sızan tuzlu vücut sıvısı" > der- < ter- "toplamak" {ter gibi toplamak}
*tor {atıp oyuklayıp karma} : tor "ağ; tuzak" > tor- "açlıktan ölmek, açlıktan zayıf ve bitap düşmek"
*tör {atıp özleyip karma} : tör "toz" {dökülüp karılan}, tör ~ töre "evin veya odanın en iyi, en önemli yeri, sediri"
*tur {atıp uçlayıp karma} : dur- < tur-
*tür {atıp üstleyip karma} : dür- < tǖr
*kar {kalıp genişleyip karma} : kar {kalırken genişleyip karışan; havada tek tek yağarken yerde karılıp birleşen} > kar- {kalırken genişleyip karma < kar gibi karıştırma}
*ker {kalıp yatıklayıp karma} : ger-
*kır {kalıp ırayıp karma} : kır "basık dağ, açık yer; kır rengi" > kır- = "kazımak, bir şeyi kökünden çıkarmak; kırmak" {kırla- "kazmak, yerde çukur açmak"}
*kir {kalıp ilişip karma} : kir "pislik, leke" {kalıp ilişip karan} > gir- < kir- {kalıp ilişip karma}
*kor {kalıp oyuklayıp karma} : kor [kōr] "iyice yanarak kızaran odun ya da kömür parçası; ziyan; yoğurt mayası" {kokumunu karan; kalıp oyuklayıp karan}
*kör {kalıp özleyip karma} : gör- < kör- {köyüp/yanıp karan; görme ihtiyacı en çok karanlıkta hissedilir ve bunu da ateşin köymesi/yanması sağlar}
*kur {kalıp uçlayıp karma} : kur "kuşak, kemer; mertebe, aşama" > kur- "kurmak, germek, toplamak; himaye etmek"
*kür {kalıp üstleyip karma} : gür "sık" < kür "yiğit, sarsılmaz, pek yürekli, kabadayı"

*Z {bozma}
*az {genişleyip bozma} : az "çok olmayan" > az- " yoldan çıkmak" {genişleyip bozmak; başlangıçta köpeğin azgınlık eylemi için türetilmiş olmalı}
*ez {yatıklayıp bozma} : ez-
*iz {ilişip bozma} : iz "yerde ve deride uzunlamasına olan çizik"
*oz {oyuklayıp bozma} : oz- "başkasını geçmek, öne geçmek, yarışı kazanmak; at koşuda başka atları geçmek"
*öz {özleyip bozma} : öz "kendi, nefs; can, ruh, gönül; iki dağ arasında bulunan dere; ağaç özü"
*uz {uçlayıp bozma} : uz "usta, mahir; süs, tezyinat, desen"
*üz {üstleyip bozma} : üz "[öz] yağ" > üz- "mec. üzgün bırakmak, canını sıkmak; koparmak, ayırmak; ip ve benzeri şeyleri kesmek"
*yaz {yayıp genişleyip bozma} : yaz > yaz- "şaşmak, aynılmak; (Oğuzca) yazmak"
*yez {yayıp yatıklayıp bozma} : *yez > yiz "sele sazı, sele otu, çığ otu, Artemisia abrotonum, kamıştan daha ince ve yumuşak oluğ göçebelerce çadır örtüsü yapılır" {yeri bozulan}
*yoz {yayıp oyuklayıp bozma} : yoz "kısır hayvan; verimsiz toprak" > yoz- "hayvan soysuzlaşmak, bitki verimsizleşmek; işten soğumak; çok akmak"
*yüz {yayıp üstleyip bozma} : yüz "surat > 100" {yükü bozan; saç, baş yüküdür, suratta bulunmaz, tepede ve ensede bulunur} > yüz- "derisini soymak > suda yüzmek" {yükü bozmak}
*paz {çapıp genişleyip bozma} : baz "yat, yabancı, garip; bağımlı, tabi" {varımını bozan}
*pez {çapıp yatıklayıp bozma} : biz {ben'in tekliğini bozup çoğaltan; bir'i de bozabilir, fakat o zaman da siz'i koyacağımız yer kalmıyor} ~ bez- > bėz- "bıkmak; titremek" {verimini bozmak; kuruluşta sürekli ver ver diye bir şey isteyenlerin bıktırıcı eylemi için türetilmiş olmalı}
*pız {çapıp ırayıp bozma} : biz [bîz] "deri delgisi" {bıçıp bozan}
*piz {çapıp ilişip bozma} :
*poz {çapıp oyup bozma} : boz "açık toprak rengi" {boğumu bozulan; nemini kaybedip kuruyan toprağın üstü; mec. onun gibi açık renk} > boz- "yıkmak" {geçici evi boğumundan, kurlarından gevşetip sökmek, onun topraktaki boz rengini ortaya çıkarmaktır}
*puz {çapıp uçlayıp bozma} : buz {(suyu) buyup/dondurup bozan}
*püz {çapıp uçlayıp bozma} : büz- {bürümünü bozmak}
*saz {serip genişleyip bozma} : saz "sert saplı su bitkisi" {salıp bozulan; yelde salınmak istercesine dalgalanır}
*sez {serip yatıklayıp bozma} : sez- > sėz-, siz {sen'in tekliğini bozup çoğaltan}
*sız {serip ırayıp bozma} : sız- "erimek; güneş belirmek, ucu görünmek; zayıflamak" {sıyıp/kırıp bozmak}
*söz {serip özleyip bozma} : söz {söğümünü bozan}
*süz {serip üstleyip bozma} : süz- {sünümünü bozmak}
*çız {çıkıp ırayıp bozma} : çiz- < çız-
*çöz {çıkıp özleyip bozma} : çöz "bumbar yağı, iç yağı" {çökümü bozulan; çöreklenmiş gibi duran bağırsağın dış yüzüne yapışık olup bağırsak çözüldükçe toplanır} > çöz-
*taz {atıp genişleyip bozma} : daz < taz "kel" {takıyı bozan; saç başın takısıdır, yerinden bozulup dökülürse dazlak olursun}
*tez {atıp yatıklayıp bozma} : tez- "kaçmak" {değimini bozmak; kaçana değemezsin}
*tiz {atıp ilişip bozma} : diz {diki bozan; dik dururken ayaklarınızı büktüğünüzde ileri çıkıp dik duruşunuzu bozan şeydir; önceleri -z ikil yapan çokluk ekinin türevi olarak öğretiliyordu} > diz- {dizi, dikimini bozmak; kurulum anlamı: bir araya dikilerek toplanmış olanı sermek; dürülü olan düzülür, dikili olan dizilir}
*toz {atıp oyuklayıp bozma} : toz "uçucu bunaltıcı parçacıklar" {dokunumunu bozan} > toz- "tozarmak, toz yükselmek; mec. toprağı tozutacak kadar gezmek"
*töz {atıp özleyip bozma} : töz "soğuktan acıkmak (Kıpçakça)" {döşünü bozmak}
*tuz {atıp oyuklayıp bozma} : tuz {tutumunu bozan; kurulum anlamı: vücuttaki terden kaynaklanan tuz}
*tüz {atıp oyuklayıp bozma} : düz {dürümü bozulan} > düz- {dürümü bozmak; kurulum anlamı: dürülmüş yükü bozup açmak}
*kaz {kalıp genişleyip bozma} : kaz "ördek olmayan kuş" {kalırken genişleyip bozan; genç yabani otları tanıyarak, esas bitkilere zarar vermeden yerken kazar ya da çapalar gibi bir görüntü sergiler} > kaz- {kalırken genişleyip bozmak; toprak düz durumda kalırken, üstünün düzlüğünü bozmak}
*kez {kalıp yatıklayıp bozma} : gez < kez "okun arkasında kirişe geçen kertiği, ki gezlik denen çakıyla açılır" {geçimini bozan; yurdu yarıdan kopmuş iğnenin deliğine (yurduna) iplik geçirmeyi düşünün} > gez- {geçimini bozmak}
*kız {kalıp ırayıp bozma} : kız [kīz] "kız evlat; evlenmemiş" {kılıp bozan; evlenince gider} > kız-
*kiz {kalıp ilişip bozma} : giz "mec. sır" < kiz "gerçek anlam: kutu, misk kutusu, taht, kürsü, sandık, kap, heybe gibi şeyler" {gitmeyi/girmeyi bozan; kapalıdır ve herkese açılmaz}
*koz {kalıp oyuklayıp bozma} : koz > köz [kȫz] "akkor halindeki odun, kömür parçasının üzeri hafif kabuk bağlayanı" {kokumunu bozan; köz durumundayken artık kötü kokulu duman çıkmaz; koz'un köz olması göz gibi parlamasındandır}
*köz {kalıp özleyip bozma} : göz < köz {görünümü bozan; yumduğunuzda; ya da köyüp/yanıp bozan, ısı vermeyen; önceleri ikil yapan -z çokluk ekinin türevi olarak öğretiliyordu}
*kuz {kalıp uçlayıp bozma} : kuz "güneş görmeyen yer, gölgeli yer" {kuruyu bozan}  
*küz {kalıp üstleyip bozma} : güz < küz {gün bozan}

*S {serme}
*as {genişleyip serme} : as [ās] "kakım (Mustela erminea)" {genişleyip seren; sırtını hörgüçleyip hörgüçleyip uzatır; kuzeyin gözde kürk kaynağıdır ve tek parça çıkarılan derileri ve etleri asılarak kurutulur; muhtemelen kuruluşta köpek yiyeceği olarak kullanılıyordu} > as- "yukarıdan tutturup sallandırmak" {kurulumda: ıslanmaması ve kuzgun kapmaması için üstü örtülü bir şeyin altında yerden köpek ulaşamıyacak kadar yüksekte kurutulan her türlü et için}
*es {yatıklayıp serme} : es "fenalık, kötülük, ayıp şey, avret yeri; yırtıcı, vahşi hayvanların avı, payı" ? > es- "kalburlayarak savurmak; uzatmak"
*is {ilişip serme} : is "kurum" (DLT )
*us {uçlayıp serme} : us "hayır ve şerri ayırt ediş (Oğuzca); kerkes kuşu" > us- "sanmak"
*üs {üstleyip serme} : § üst
*yas {yayıp genişleyip serme} : yas "matem" > yas- "eğmek, çökertmek, yatırmak; dağıtıp yaymak, çözmek" {yayıp sermek}
*yos {yayıp oyuklayıp serme} : yos- "saman, toprak vb. yığınını ileri atıp çukurları doldurmak" {arabadan pencere yoluyla içeri samanlık ağzına atılıp üstüste biriken saman içerideki başka bir kişi tarafından daha uzak köşelere atılarak samanlığa dağıtılır ve tepilerek yayılır}
*pas {çapıp genişleyip serme} : pas "metal kiri" > bas- {varıp serme}
*pes {çapıp genişleyip serme} : *bes- {berileyip serme}
*pis {çapıp ilişip serme} : pis "dağar ve tulum gibi şeylerin dibinde kalan çöküntü, tortu"
*pos {çapıp oyuklayıp serme} : bos: boy bos, pos bıyık
*pus {çapıp uçlayıp serme} : pus "sis, duman" > pus- "sinmek, saklanmak; pusu kurmak, pusuya girmek"
*ses {serip yatıklayıp serme} : ses
*sis {serip ilişip serme} : sis
*sus {serip uçlayıp serme} : sus- {sessiz olunması gereken yerde sesi kesmek için işaret parmağı kapalı dudak ortasına dikine tutup sus işareti yapılır}
*süs {serip üstleyip serme} : süs {sürüp serilen} > süs- "tos vurmak" {sürüp sermek}
*tas {atıp genişleyip serme} : tas "her nesnenin kötüsü, bayağısı" {takıp serilen}
*tıs {atıp ırayıp serme} : tıs
*tos {atıp oyuklayıp serme} : tos {dokunup serme} > tos- "başıyla vurmak"
*kas {kalıp genişleyip serme} : kas "adale; kabuk, her ağacın kabuğu; katılık, sertlik" {kalıp serilen} > kas- "daraltmak, kısaltmak, germek"
*kes {kalıp yatıklayıp serme} : kes "dövülerek saman yapılan ot; isi saman; parça; kesek, abdest bozduktan sonra bununla temizlenilir" > kes- {gerip sermek}
*kıs {kalıp ırayıp serme} : kıs: kıs kıs gülmek ~ kıs-
*kis {kalıp ilişip serme} : kis "karı"
*kus {kalıp uçlayıp serme} : kus- "kusmak; (boya) solmak, bezikmek {kurup sermek}
*küs {kalıp üstleyip serme} : küs- {gülümünü sermek ya da külü sermek}
Kemiklik: *SA {serip genişleme, salma}, *SE {serip yatıklama, serme}, *SI {serip ırama, sıyma}, * {serip ilişme, siyme}, *SO {serip oyuklama, soyma}, * {serip özleme, sökme}, *SU {serip uçlama, sunma}, * {serip üstleme, sürme}

{dışlama}
* {genişleyip dışlama} : "yemek" {genişleyip dışlanan; kaynayınca taşar} > - "bir tepeyi öbür yana geçmek" {yemek taşıntısı nasıl kazandan çıkıyorsa, tepeyi aştığınızda da bu düzlükten çıkıp öbür düzlüğe geçersiniz}
* {yatıklayıp dışlama} : "karı kocadan her biri; arkadaş" {birbirinin dışında yan yana yatarlar} > - "sonradan örtmek üzere kazmak; eşmek; taşmak; (at) yorga yürümek" {toprak eşintisi oyuğun hemen yanındadır; kurulum anlamı: (gömdükten sonra örtmek üzere) mezar kazmak}
*ış {ırayıp dışlama} : < ış {ırayıp dışlanan}
*öş {özleyip dışlama} : öş- "yatışmak"
* {uçlayıp dışlama} : "şimdi, işte; gibi; ağaç, dal, boynuz gibi şeylerin özü"
*üş {üstleyip dışlama} : üş- "üşüşmek, toplanmak; delgiç ile delmek"
*yaş {yayıp genişleyip dışlama} : yaş "ıslak; göz yaşı; taze" {yanarken dışlanan} > yaş "ömür yılı" > yaş- "gizlenmek, saklanmak"  
*yış {yayıp ırayıp dışlama} : yış "ET orman, ormanla kaplı dağ; DLT iniş; yokuş; Oğuzca: sıkışma" {yığıp dışlanan; kurulum anlamı "yığılmışcasına sık tepe ormanı"; insanların erişimini zorlaştıracak biçimde böylesine sık balta girememiş bir ormanın o coğrafyada korunaksız düz yerlerde değil, yel ve ayazdan korunaklı güneye bakan sarp yamaç (= yığın dışı) bir yerde olması gerekir; "çukurlanıp karılıp ayrılamayan" anlamından çıkan "orman" sözü ise vadideki çukurları kaplayan ağaçlar olmalıdır}
*yuş {yayıp uçlayıp dışlama} : yuş- "emzikten akıtmak, damlatmak" {yutarken dışlamak}
*paş {çapıp genişleyip dışlama} : baş (dıştan bağlanan; hazırolda durursan her zaman gövde dışındadır; başka çıkaracağın bir şey yoktur, o yüzden başını dışarı çıkar derler) ~ baş [bāş] "yara"
*peş {çapıp yatıklayıp dışlama} : beş [bė̄ş] "5" {verip dışlanan; bkz. sayı göstergeleri}
*pış {çapıp ırayıp dışlama} : biş- < piş- < pış- "pişmek; olmak, kemale gelmek, kımız tulumunu olması için sallamak" {bıçıp dışlamak; kurulum anlamı: ateşten yüksekçe askı ocakta pişen etten bıçakla parça koparıp yemek ya da onu ateşten indirip dışarı alarak bıçıp yemek; bıçmadan parmakla yiyemezsin, elini yakar!}
*poş {çapıp oyup dışlama} : boş "hür, ergin; boşanmış; sölpük, pörsük, gevşek; salıverilmiş, boşaltılmış" {boğup dışlanan; deriden su kabının boşalmasını düşünün}
*puş {çapıp uçlayıp dışlama} : buş- "sıkılmak, can sıkılmak; usanmak"
*saş {serip genişleyip dışlama} : saş "ürkek" {sarıp dışlanan}
*seş {serip yatıklayıp dışlama} : seş- > şeş- "çözmek" {serip dışlamak}
*sış {serip ırayıp dışlama} : sış > şış > şiş "şiş, tutmaç şişi; şişmiş olan her nesne, yumru" {sıkıp dışlanan}
*çeş {çapıp yatıklayıp dışlama} : çeş "perûze, firuze"
*çış {çıkıp ırayıp dışlama} : çış- > çıj- "binilmek veya yüklenmek istenen yağırlı hayvan eğinmek"
*çiş {çıkıp ilişip dışlama} : çiş "[çiş çiş] kadın çocuğu işetmek istediği zaman söyler; at hakkında da böyledir"
*çoş {çıkıp oyuklayıp dışlama} : coş- < çoş- {çokmaktan [çok- "inmek, konmak"] dışlanmak; krş. kom {konmak isteyip de yapamamak} komıt- "coşturmak", komın- "coşmak"; Yaygın biçimde Farsça sanılıyordu: جوش ‎(juš “boil, simmer”) ya da جوشيدن ‎(jušidan “to heat, boil”)} § coşkun
*çüş {çıkıp üstleyip dışlama} : çüş {uzatımdan dışlama, yani gerdirme (hayvanı durdurmak için yuları gerdirirken [çüjtür-] denir} ~ çüj- "çekerek uzatmak, uzunluğuna çekmek"
*taş {atıp genişleyip dışlama} : taş "kaya parçası" ~ dış < taş "dış; taşra; geniş açıklık, yazı, yabancı yer" > taş- {dışa çıkmaktır}
*teş {atıp yatıklayıp dışlama} : deş- {değerek dışlamak; deştikçe deşintisi öteye beriye dağılır}
*tış {atıp ırayıp dışlama} : diş < tış {tıkıp dışlayan}
*töş {atıp özleyip dışlama} : döş "göğsün başı, boyun kökünden inen meme üstü bölge" {dışından döğülen; yas törenlerinin tipik davranışı elleri yumruk yapıp zikredercesine ritmik hareketlerle döşünü döğmektir}
*tuş {atıp uçlayıp dışlama} : tuş "denk, öğür, benzer; karşı, bir şeyin karşısı; kemer kayışları ucuna takılan altın veya gümüş toka" {tutup dışlayan} > tuş- "dışarıda tutmak; DLT kavuşmak, rastlamak, yetişmek"
*tüş {atıp üstleyip dışlama} : düş < tüş "rüya > eğlek, durak, yolculukta dinlenilecek yer ve konulacak zaman" {dünden/geceden dışlanan} > düş- < tüş- "düşmek; inmek" {kurulum anlamı:  at üstünde uyuklarken yere devrilmek}
*kaş {kalıp genişleyip dışlama} : kaş "göz üstündeki kaş; herhangi bir şeyin kıyısı; lekesiz beya veya kara taş" {kalmaktan dışlanan; ağzın kapalıyken yüzünde durduğu yerden dışarı oynatabildiğin tek yerdir ve bugün olduğu gibi dilsiz dönemin de işmar ederken gözde iletişim aracıdır}
*kış {kalıp ırayıp dışlama} : kış "winter" {kızmaktan dışlanan} > kış- "meyletmek, kaymak"
*kiş {kalıp ilişip dışlama} : kiş "sadak" {girerken dışlayan; okların yelek kısmı sadağın dışına taşar} ~ kiş "samur, Martes zibellina" {giyerken dışlanan; pahalı ve gözde kürk hayvanıdır}
*koş {kalıp oyuklayıp dışlama} : koş "çift" {koyup dışlanan} > koş- "koymak, katmak; türkü düzmek" {koyup dışlamak; iki ayağı da dışlamak}
*kuş {kalıp uçlayıp dışlama} : kuş {kuyup/ürküp dışlanan}
Eklerde: işteşlik ekinde de görülür {her ikisi de birbirinin dışındadır}

(> C) {çıkma} § hayır derken dili kesici dişlerin hemen üstünde damağa değdirip gazoz iliği açar gibi "cık" hareketi yapıyoruz ya ondan köklenmiş olmalı.
* {genişleyip çıkma} : [āç] "tok olmayan" {genişleyip çıkan; doygun karnındakiler genişleyip çıkınca tokluğun da gidiyor} > - [āç-] "karnı acıkmak" > - "kapalıyken açık duruma getirmek; aramak; fethetmek" {genişleyip çıkmak; acıkan yavru kuşların ağızlarını açması}
* {ilişip çıkma} : {ilişip çıkan; kurulum anlamı: karnı kesilen avın dışarı çekilen kaburga arasında ve altındaki iç organları;} > - "sıvıyı içine çekmek" {ilişip çıkarmak; içilen şey artık iliştiği, bağlandığı yerden çıkarılmış demektir}
*öç {özleyip çıkma} : öç "hınç, kin, intikam" > öç- "ateş sönmek"
* {uçlayıp çıkma} : "bir nesnenin tükenmesi, bitmesi (Oğuzca); kenar" > - "kanatlanmak"
*üç {üstleyip çıkma} : üç {üstleyip çıkan; bkz. sayı göstergeleri}
*pıç {çapıp ırayıp çıkma} : biç- < bıç-
*saç {serip genişleyip çıkma} : saç "baş kılı" {salıp çıkan} > saç- "dağıtmak" {saç gibi sallayıp dağıtmak}
*seç {serip yatıklayıp çıkma} : seç- {serip çıkarmak}
*sıç {serip ırayıp çıkma} : sıç- {sıkıp çıkarmak}
*suç {serip uçlayıp çıkma} : suç "cürüm; bir şeyin sapmasını bildirir"
*tuç {atıp uçlayıp çıkma} : tunç < tuç  {tutmaktan çıkan; bronz olarak da bilinen alaşım, dokuz birim bakıra bir birim kalay katılarak yapılır ve eğer kalay oranı yüzde onun üzerine çıkarsa, metal kırılgan (gevrek) bir yapı kazanır}
*kaç {kalıp genişleyip çıkma} : kaç "sayı isteyen soru zamiri" {kalırken çıkan; kurulum anlamı: yakalanmaktan ya da yakalandıktan sonra kurtulan atların sayısı} > kaç- "kurtulmak, gitmek" {kalırken çıkmak; kaçan atların sayısını bilememekten kaynaklanıyor}
*keç {kalıp yatıklayıp çıkma} : geç < keç [kėç] "ilerlemiş vakit, erken olmayan" {gelmekten çıkan; kurulum anlamı: yılkı gibi periyodik olarak gelmesi özlemle beklenen bir avın alışılagelmiş zamanından çok sonra gelmesi; Alaska'dan İskandinavya'ya kadar Kuzey Sibirya'da rengeyikleri için umut bağlanan periyodik göçteki bir gecikme yöre halkı için ucu kırıma giden açlık ve kıtlık demektir} > kėç- "gecikmek" ~ geç- < keç- {gelip çıkmak}
*kıç {kalıp ırayıp çıkma} : kıç {kırıp çıkaran}
*koç {kalıp oyuklayıp çıkma} : koç "olgun erkek koyun" {koşup (toslaşıp, tokuşup) çıkan; evcil ya da yaban koyunlarında yeni yetme erkek toklular birbiriyle çok sık tokuşur}
*köç {kalıp özleyip çıkma} : göç < köç "göçme; saat, an, müddet" {gözden çıkan} > göç- < köç- "hicret etmek; çökmek" {görmekten çıkmak}
*kuç {kalıp uçlayıp çıkma} : kuç- [koç-] "kucaklamak" {kuyup/ürküp çıkmak; kurulum anlamı: ürken çocuk kucağa çıkmak}
*küç {kalıp üstleyip çıkma} : güç < küç "kuvvet; zor; zulüm"
Kemiklik: *ÇA {çıkıp genişleme, çakma}, *ÇE {çıkıp yatıklama, çekme}, *ÇI {çıkıp ırama, çıkma}, *Çİ {}, *ÇO {çıkıp oyuklama, çokma}, *ÇÖ {çıkıp özleme, çökme}, *ÇU {}, *ÇÜ {çıkıp üstleme, çüşme}

*T (> D) {atma} Ağızda hoş olmayan bir nesneyi tükürerek çıkarırken "tpü" diyoruz ya, ondan çıkmış olabilir.
*at {genişleyip atma} : at "insanlık tarihini en çok etkileyen evcil hayvan, Equus caballus" {genişleyip atan; Evcil atın tekmesi (çiftesi) bir seferlik iken, yabanisinin çiftesi seri olarak yirmiye yaklaşır} > at- "fırlatmak"
*et {yatıklayıp atma} : et "kaslardan oluşan besin" {yatıklayıp atılan; kurulum anlamı: avdan yassıca kesilip ayrılan kemiksiz kaslı parçalar} > et- [ėt-] "yapmak, etmek, eylemek; (Oğuzca) kılmak"
*ıt {ırayıp atma} : it < ıt "köpek, Canis lupus familiaris" {ırayıp atan; yabancıları, vahşi hayvanları kovmasından dolayı}
*it {ilişip atma} : it- "dokunarak ileri sürmek" {ilişip atmak}
*ot {oyuklayıp atma} : ot "hayvan yemlerinin hepsi; ilâç, em, zehir" {oyup atılan; tutup çekerseniz köküyle çıkar gelir ve yeri oyuklaşır}
*öt {özleyip atma} : öt "delik, çukur" {özleyip atan} > öt- "bir şeye geçmek, delmek; boşalmak, (karın) sürmek; ötmek"
*ut {uçlayıp atma} : yüt- < üt- < ut- "oyunda yenmek, kazanmak"
*üt {üstleyip atma} : üt- "kıl yakmak"
*yat {yayıp genişleyip atma} : yat- {yayıp atmak}
*yet {yayıp yatıklayıp atma} : yet- [yėt-] "yetişmek, erişmek" ~ yet- "yedeğinde götürmek"
*yit {yayıp ilişip atma} : yit- "kaybolmak"
*yut {yayıp uçlayıp atma} : yut "açlık kıtlık, kıran; kışın soğukta hayvanları öldüren felaket" > yut-
*yüt {yayıp üstleyip atma} : bkz. *ut
*pat {çapıp genişleyip atma} : bat-
*pıt {çapıp ırayıp atma} : bit "Afrikadan miras kalan ve insanların dışında yaşayamayan  böcek, Pediculus humanus" {bıçıp atılan}
*put {çapıp uçlayıp atma} : but
*püt {çapıp üstleyip atma} : bit- < büt- "ses kısılmak, alçalmak; borcu veya alacağı gerçekleşmek; yara kapanmak; sona ermek, yok olmak; bir şeye inanmak, ikrar etmek; bitmek (neşvü nema); yaratılmak, doğmak"
*sat {serip genişleyip atma} : sat- {salıp atmak}
*süt {serip üstleyip atma} : süt {sünüp atılan}
*çat {çıkıp genişleyip atma} : çat "kuyu (Oğuzca) ~ çat- "kuzuyu koyuna katmak (Oğuzca)"
*çıt {çıkıp ırayıp atma} : çıt: çıt çıkmamak
*çit {çıkıp ilişip atma} : çit "kamıştan veya dikenden yapılmış duvar veya hüğ, çardak"
*tat {atıp genişleyip atma} : tat "yabancı; Acem" {takısını atan; bağlandığı yurdunu bırakan}
*tıt {atıp ırayıp atma} : tıt "melez çamı, Larix sibirica" {diğer kozalaklılardan farklı olarak bunlar kışın yapraklarını döker} > dit- < tıt- "ditmek, ziyadesiyle parçalamak"
*tit {atıp ilişip atma} : tit- "yara açmak; direnmek, karşı koymak; dik bakmak" {dilip atmak}
*tut {atıp uçlayıp atma} : tut "kılıç ve benzeri şeylerin üzerine çöken pas" > tut- "yakalamak, yapışmak, bırakmamak, alıkoymak"
*tüt {atıp üstleyip atma} : tüt-
*kat {kalıp genişleyip atma} : kat {kalıp atan} > kat- {kalıp atmak}
*kıt {kalıp ırayıp atma} : kıt {kısıp atılan}
*kit {kalıp ilişip atma} : git- < kit-
*köt {kalıp özleyip atma} : göt < köt {görmeden atan}
*kut {kalıp uçlayıp atma} : kut "tanrının lütfu, uğur, devlet, baht, talih, saadet"
*küt {kalıp üstleyip atma} : küt > güt-
Eklerde: bulunma (-ta [uyum sonrası alofonları: -te/da/de]) eki
Kemiklik: *TA {atıp genişleme, takma}, *TE {atıp yatıklama, değme}, *TI {atıp ırama, tıkma}, * {atıp ilişme, dikme}, *TO {atıp oyuklama, dokuma}, * {atıp özleme, dökme}, *TU {atıp uçlama, tutma}, * {atıp üstleme, dürme}

*K {kalma} § İnce ya da kalın bütün k sesleri aynı anlama geldiği için, daha sonraları kalın k sesinden değişen q sesinin incesinden ayrı kendine özgü bağımsız bir anlamı bulunmuyor. Bu da bize Kuruluş Türkçesinde iki k değil tek k sesinin olduğunu gösteriyor.
*ak {genişleyip kalma} : ak "beyaz" {genişleyip kalan; emzikli kadının göğsünden emzirme dışı kendiliğinden ya da sıkma sonucu gelen süt; Günümüzde süt ürünleri için kullanılan ağartı sözünü hatırlayın. Evcil hayvanlar dilin oluşumundan önce gelmiş olamaz. Hayvanlardan sağılan süt sünmek fiiliyle kökteştir} > ak- {geniş kalmak > ak olmak = sütü akmak; sonraları da benzer ya da yakın durumları kapsayacak kadar genişlemiştir}
*ek {yatıklayıp kalma} : ek "layiha" {yatıklayıp kalan; kurulum anlamı: giysiye yapılan ek} > ek- {yatıklayıp kalma; toprağa ek yapmaktır}
*ok {oyuklayıp kalma} : ok {oyuklayıp kalma}
*ök {özleyip kalma} : ök "akıl ve anlayış; orta yaşı bulup büyümüş hayvan" {özünde kalan} > ök- "yığmak, biriktirmek"
*uk {uçlayıp kalma} : uk "anlamak"
*yak {yayıp genişleyip kalma} : yak "hısımlar" {yakın kalan} > yak- "yaklaşmak, dokunmak; yakmak" {yanıp kalma}
*yek {yayıp yatıklayıp kalma} : yek "şeytan"
*yık {yayıp ırayıp kalma} : yık- {yığıp kalma; kurulum anlamı "sırttaki yükü yere indirmek" mi, yoksa "ev gibi kurulu bir şeyi parçalarına ayırmak, sökmek; devirmek" mi, seçemedim}
*yok {yayıp oyuklayıp kalma} : yok [yōk] {yolunup kalan}
*yük {yayıp üstleyip kalma} : yük {yayıp üstleyip kalan}
*pak {çapıp genişleyip kalma} : bak- {varıp kalma}
*pek {çapıp yatıklayıp kalma} : pek > bek "muhkem, kavi, sağlam, sıkı" {beri kalma}
*pık {çapıp ırayıp kalma} : bık- {bıçıp kalmak; kurulum anlamı: sıkıntıdan bıçakla dal ya da ok yontmak}
*pok {çapıp oyuklayıp kalma} : bok {boğup kalan}
*pök {çapıp özleyip kalma} : bök "aşığın sırtının, tümseğinin yukarı gelmesi" > bök- "eğilerek yere kapanmak, yemekten bıkıp, doyup usanmak; bıkmak, gözü doymak, kanmak"
*pük {çapıp üstleyip kalma} : bük "sıkı ağaçlık; tomurcuk" {bürüp kalan} > bük- "burarak kıvırmak"
*sak {serip genişleyip kalma} : sak "uyanık, tetikte" {salıp kalan}
*sek {serip yatıklayıp kalma} : sek-
*sık {serip ırayıp kalma} : sık > sık-
*ѕіk {serip ilişip kalma} : ѕіk "реnis"{siyip/sidikleyip kalan} > ѕіk- "tо fuсk"{serip ilişip kalmak}
*sok {serip oyuklayıp kalma} : sok- {soyup oyup kalma}
*sök {serip özleyip kalma} : sök- {sönüp kalma; sökülen ot bir süre sonra susuzluktan söner, pörsür, kurur gider}
*çak {çıkıp genişleyip kalma} : çak- {çakıp (kıvılcım olarak) kalma}
*çek {çıkıp yatıklayıp kalma} : çek- "sıkılan oku çekmek; çekerek bağlamak"
*çık {çıkıp ırayıp kalma} : çık- {çıkıp ırayıp kalma} "çıkmak; nemlenmek"
*çok {çıkıp oyuklayıp kalma} : çok "az olmayan" {çekip oyuklanıp kalan} < çok- "köpek havlamak; çokuşmak, toplanmak, birikmek, üşüşmek, kalabalık etmek; inmek, konmak"
*çök {çıkıp özleyip kalma} : çök- {eller dize bastırılarak çökülür; birine çökerken de baş ve sırtına eller kuvvetlice bastırılır; dik durumdayken bel altından vücudu olduğu yere yatırmaktır ve bu iki yolla olur: biri sağ ya da sol dizi dikey, diğerini yatay kırıp gövde altını kısmen üzerine kısmen yere koymak, diğeri, ise bağdaş kurmaktır. Çömmek (çömelmek) eyleminde ise gövde altı yere değdirilmeden iki dizi kırıp üzerinde yaylanmadır ve köken olarak çökememek anlamında m yapamama köklüğüyle kuruludur}
*çük {çıkıp üstleyip kalma} : çük {çekip üstleyip kalan; çocukların çekelemesini hatırlayın}
*tak {atıp genişleyip kalma} : tak- {atıp genişleyip kalma}
*tek {atıp yatıklayıp kalma} : tek "eşsiz"
*tik {atıp ilişip kalma} : dik {dizip kalan} > dik- < tik- "delmek, ağaç dikmek, dikiş dikmek"
*tok {atıp oyuklayıp kalma} : tok {aç olmayan, doymuş}
*tök {atıp özleyip kalma} : dök- < tök- {özünden atıp kalma}
*tük {atıp üstleyip kalma} : dük "şu kadar, bir kaç" {dürülüp kalan}
*kak {kalıp genişleyip kalma} : kak- {kalıp genişleyip kalmak}
*kök {kalıp özleyip kalma} : gök < kök "mavi, gök rengi; asıl, ağaç kökü" {(toprakça; bulutça) gömülüp kalan}
Kemiklik: *KA {kalma < kalıp genişleme}, *KE {gelme < kalıp yatıklama}, *KI {kırma < kalıp ırama}, * {girme < kalıp ilişme}, *KO {kalıp oyuklama, koyma}, * {kalıp özleme}, *KU {kalıp uçlama, kurma}, * {kalıp üstleme}

Gözelikler ve Topukluklar

Topukluklar, parçalanabilmiş eski kökün (ayaklık) asıl kökünü oluşturan bir (ünlü) ya da iki (ünsüz + ünlü) sesten kurulu baştaki kısımdır. Topukluklar açık hece olarak yalın kullanılmaz, köklüklerle kullanılabilir. Kuruluş Türkçesinde açık tek heceli yalın kullanım yoktur. Eski ve Orta Türkçe dönemlerinde görülen açık hecelilerin çoğu uçucu y sonucudur. Bunları ben bitimindeki ünlülere (gözeliklerine) göre sıraladım. Örneklerin açıklaması üstteki Köklükler bölümünde verildiği için burada tekrar edilmemiştir.

*A {genişleme} : ay, ay-, ağ, ağ-, av, av-, am, an, an-, al, al-, ar-, az, az-, as, as-, aş, aş-, aç, aç-, at, at- ak, ak- *YA {yayıp genişleme, yayma} : yay, yay-, yań-, yağ, yağ-, yap-, yam, yan, yan-, yal, yal-, yar, yar-, yaz, yaz-, yas, yas-, yaş, yaş-, yat- yak, yak- *PA {çapıp genişleme, varma} : bay, bay-, bağ, ban-, bal, var, var-, baz, bas-, baş, bat-, bak- *SA {serip genişleme, salma} : say, sağ, sağ-, sav, sav-, sap, sap-, san, san-, sal, sal-, sar-, saz, saş, saç, saç-, sat-, sak *ÇA {çıkıp genişleme, çakma} : çay, cay-, çağ, çağ-, çaw, çap-, çañ, çal, çal-, çat, çat-, çak- *TA {atıp genişleme, takma} : tay, tay-, dağ, tap, tap-, dam, tam-, tan, tan-, dal, dal-, dar, tar-, daz, tas, taş, dış, taş-, tat, tak- *KA {kalıp genişleme, kalma} : kay-, kay, kaḍ-, kav, kap, kap-, kam, kam-, kan, kan-, kal-, kar, kar-, kaz, kaz- ; kas, kas-, kaş, kaç, kaç-, kat, kat-, kak-

*E {yatıklama} : eğ-, eğe-, ev, ew-, em, em-, en, el, er, er-, ez-, es, es, eş, eş-, et, et-, ek, ek- *YE {yayıp yatıklama, yetme} : ye-, yeğ, yem, yen, yeñ-, yel, yel-, yer, yer-, yiz, yet-, yek *PE {çapıp yatıklama, verme} : bey, ben, bel, ver-, biz, bez-, beş, pek *SE {serip yatıklama, serme} : sev-, sep, sep-, sen, sel, sel-, ser-, sez-, siz, ses, seş-, seç-, sek- *ÇE {çekip yatıklama, çekme} : çel-, çer, çeş, çek- *TE {atıp yatıklama, değme} : değ-, tew, tew-, tep-, tem, ten, del-, ter, der-,tez-, deş-, tek *KE {kalıp yatıklama, gelme} : gev-, kem, gem, gen, gel-, ger-, gez, gez-, kes, kes-, geç, geç-

*I {ırama} : ıḍ, ıl-, ır, iş, it *YI {yayıp ırama, yığma} : yıḍ, yığ-,  ip, yıl, yıl-, yır-, yış, yık- *PI {çapıp ırama, bıçma} : piş-, biç-, bit *SI {serip ırama, sıyma} sı-, sığ, sığ-, sıp, sın, sın-, sız-, şiş, şiş-, sıç-, sık, sık- *ÇI {çıkıp ırayıp karma} : çiy, çığ, çığ-, çıv-, çıp, çın, çıñ, cır-, çiz-, çış-, çıt, çık- *TI {atıp ırama} : tıy-, tığ, tığ-, tıp, tın, din-, dil, dil-, tıs, diş, tıt, dit-, tık- *KI {kırıp ırama} : kıy-, kığ, kıw, kım, kın, kıl, kıl-, kır, kır-, kız, kız-, kıs, kıs-, kış, kış-, kıç, kıt

*İ {ilişme} : iğ, iv-, im, in, in-, el ~ il, il-, iz, is, iç, iç-, it-, yiv, yin, yit- * {çapıp ilişme, binme} bin-, bin, bil-, bir, pis * {serip ilişme, siyme} : siy-, sin, sin-, sil, sil-, sis, sik, sik- *Çİ {} : çiğ, çığ, çim, çiñ, çil, çiş, çit * {atıp ilişme, dikme} : tim, tin, din, dil, diz, diz-, tit-, dik, dik- * { kalıp ilişme, girme} : giy-, kip, kim, kir, gir-, giz, kis, kiş, git-

*O {oyuklama} : *oy {oyuklayıp yayma} oy, oy-, ov-, un, op-, om, on, oñ, oñ-, o, or, or-, oz-, ot, ok *YO {yayıp oyuklama, yolma} : yoy, yoğ, yom, yon, yon-, yol, yol-, yor-, yoz, yoz-, yos-, yok *PO {çapıp oyuklama, boğma} : boy, boğ, bol, ol-, boz, boz-, bos, pos, boş, bok *SO {serip oyuklama, soyma} : soy-, sop, som, son, sol, sol-, sor-, sok- *ÇO {çıkıp oyuklama, çokma} : çoğ, çoğ-, çor, coş-, çok, çok- *TO {atıp oyuklama, dokuma} : toy, doy-, doğ-, top, don, don-, dol-, tor, tor-, toz, toz-, tos, tos-, tok *KO {kalıp oyuklama, koyma} : koy, koy-, koğ, kof, kow-, hep, kop-, kom, kon-, kol, kol-, kor, koz, koş, koş-, koç

*Ö {özleme} : *öy {özleyip yayma} ö-, öğ, öv-, öw-, öp-, öm-, ön, öñ, ön-, öl, öl-, ör-, öz, öş-, öç, öç-, öt, öt-, ök, ök-, yön, yör- * {çapıp özleme, bölme} : böğ, böğ-, bön, böl-, bök, bök- * {serip özleme, sökme} : söğ-, sön-, söz, sök- *ÇÖ {çıkıp özleme, çökme} : çöğ-, çöp, çöm-, çöl, çöz, çöz-, çök- * {atıp özleme, dökme} : döğ-, dön-, döl, tör, töz, döş, dök- * {kalıp özleme, görme} : köy-, köḍ-, köğ, göm-,  gön, kön-,  göl,  gör-, göz, köz, göç, göç-, göt, gök, kök

*U {uçlama} : uy-, uḍ, uğ, uw-, um, um-, ul, ul-, vur-, uz, us, us-, uş, uç, uç-, yüt-, uk *YU {yayıp uçlama} : yu-, yuw-, yum-, yun-, yul, yuş-, yut, yut- *PU {çapıp uçlama, burma} : buy-, bun, bul-, bur-, buz, pus, pus-, buş-, but *SU {serip uçlama, sunma} : suḍ-, su, sop, sun-, sus-, suç *ÇU {} : çim-, çun-, çuñ *TU {atıp uçlama, tutma} : duy-, tuğ, tum, tun, tun-, dul, tul-, dur-, tuz, tuş, tuş-, tut, tut- *KU {kalıp uçlama, kurma} : kuy, kuy-, kum, kum-, kun-, kul, kur, kur-, kuz, kus-,  kuş, kuç-, kut

*Ü {üstleme} : üm, ün, üñ-, ür-, üz, üz-, üş-, üç, üt- * {yayıp üstleme, yüzme} : yüḍ, yüğ-, yüw-, yün, yüz, yüz-, yük * {çapıp üstleme, büzme} : bün, bül, bür-, büz-, bit-, bük, bük- * {serip üstleme, sürme} : sü, süm, sün-, sül, sür-, süz-, süs, süs-, süt *ÇÜ {çıkıp üstleme, çüşme} : çür, çüş, çüj-, çük * {atıp üstleme, dürme} : tüy, düğ-, tüm, dün, dür-, tür, Türk, düz, düz-, düş, düş-, tüt-, dük * {kalıp üstleme} : kü, küḍ-, küp, güm, gün, kül, gül-, gür, güz, küs-, güç, küt, güt-

Türk kam yazısı

Türk kam yazısı (Turkic shamanic script) ya da Göktürklerin kullandığı Orhun alfabesinde harflerin şekilleri böm değerlerine ya da göstergesine göre açıklanabiliyor. Genellikle Arap alfabesindeki gibi sağdan sola yazıldığından herkes güneye dönüp Sami Mami (Arami, Pehlevi, Sogd, Kharoṣṭhī ...) kökeninde ararken, ben kuzeye dönüp kamları (şamanları) izledim. Yupik Eskimo şamanizmini kurcalamanın yararları. Bu yazıyı da başka bir kam oluşturmuş; kamlardan başka kim yazıya hükmedebilir ki. Yazıyı kayın kabuklarında (huş kabuğu; İng. birchbark) tasarlayan kam solak olmadığı için sağdan başlatmıştır. Eşya ve mezar taşlarında çokça rastlanan söz ya da cümlecikler sahipleri tarafından kötü ruhlardan korunmak amacıyla kamlara yazdırılmış olmalı. Günümüzdeki kâğıda muska yazma geleneği de hemen hemen aynı amaçladır.

İncesi kalını ayrı olan ünsüzler kalınlık sırasına göre dizildiğinde adları birbiriyle uyumlu olmalı ve bu uyum aynı zamanda harflerin şeklen yakınlığına göre düzenliğinde de görülmelidir. Yoksa siz bunları nasıl akılda tutacaksınız. Bu yazı kamın oluşturduğu yazıdır ve o kam yabancı dil ve alfabeleri bilmiyordu; bilseydi kesinlikle etkilenir (okur yazarlık kökten ayrılmanın ilk adımıdır) ve onun alfabedeki izlerini çok rahat görebilirdik. Gördüklerimiz hep dudak yaydıran som şamanik yakıştırmalardır.

Damgalar yazıdan epey sonra oluşmuş olmalıdır. Eğer damgalar önceden oluşsaydı onları yazıya aktarmada sorun yaşanır, karışanı çok olacağı için boylar arası kırgınlık çıkabilirdi. Yazıyı Türkçe için icat eden kamı ve o yazıyı yaygınlaştıran muskacı kamları dili ağza tıkıp karanlıkta bırakmadıkları için kutlamak gerek.

Yazıyı oluşturup bağlı olduğu beğe sunan şaman her biri ikişer ses belirten dört ünlü harften düzleri dar (ı/i) geniş (a/e) sırasına göre ayırırken, yuvarlakları ince (ö/ü) kalın (o/u) sıraya koymuştur.

A (a/e) harfi, üstten sağ aşağı alttan sol yukarı yatık (= e yatıklama) düz (= a genişleme) çizgi

I (ı/i) harfi, üstten sol yukarı yatık (= i ilişme) düz (= ı ırama) çizgi

W (o/u) harfi, ayrık uçları (= o oyuklama) sola birleşik ucu (= u uçlama) sağa dönük yan yatmış V harfi

(ö/ü) harfi, üstten sağa yarısı boyutta küçük v (= ü üstleme) şekli olan düz (= ö özleme) çizgi

(kalın) harfi, İspanyol öndeki ¿ soru işaretinin noktasız ve sola dönük ip (= bağ) gibi olanı

(ince) harfi, üstünde yapışık şapka işareti olan x şekli § üstündeki şapka (= kut) harfinin altındaki baklavadan gelir; altında ise D² (= edhger- "iyi görmek, iyi bakmak, kulak asmak, saymak, dinlemek; düzeltmek, onatlamak") harfinin x şekli yer alır; hepsi bir araya toplanınca (= beğ): "saygın kutlu kişi"

(kalın) harfi, kısrakla çiftleşen aygır (= adgır) gibi üst üste birleşik sola dönük küçük v çifti § aynı şeklin teklisi NÇ (ayrılıp çıkma) harfini oluşturur

(ince) harfi, çarpı işareti § B² (= beğ) harfi yorumcularca genelde eb (ev) olarak yorumlandığı için ben de önce idi (iye, sahip) olarak düşündüm, fakat adgır ile uyumlu olan edhger- "DLT iyi görmek, iyi bakmak, kulak asmak, dinlemek; düzeltmek, onatlamak") fiilinde karar kıldım.

(kalın) harfi, birleşmemiş olarak üstte sağa sola dönük iki yay (= [alt giysinin apış arasındaki]) ve ortada düz çizgi

(ince) harfi, eğilmiş (= ) gibi F harfinin yay biçimlisi § kolunda bala sallayan anne (= öğ) gibi görünse de, yukarıdaki kalın ağ harfiyle uyumlu olması için eğ biçimini düşündüm

K¹ (kalın) harfi, H harfinin sol üstü sileneni § yazıyı bulan kama doğru sağa dönük atın kalması (= kal)

(ince) harfi, sola dönük F harfinin ayağı dik kolları (= kel, gel) sol yukarı bakanı

(kalın) harfi, alttan sola yukarı yatık düz çizgi daldan elma almak (= al) üzere uzanan kol gibi duruyor

(ince) harfi, Y şekli olup o elmayı alan kollar (= el) gibi görünüyor

(kalın) harfi, sola dönük C şekli ya da daha doğrusu D şeklindeki Y¹ (yay) harfinin düz çizgisi yani yayın kirişi ayrılmış (= n ayrılma) olanı gibi gözükse de en uygunu dönmek (= yan) fiilidir

(ince) harfi, kalın k (K¹) harfinin sol üstte de ayaklısı olup o üst ayaklar tıpkı koldaki kolçağı (= yen) andırıyor § ö/ü harfiyle karışmaması için mi K¹ harfindeki gibi ayak konmuş, bilemiyorum; birisi şu yen (n ayrılma) konusunu derinlemesine kurcalasa da görsek, koldan başka ayağa da takılıyor mu bu neyin nesidir diye

(kalın) harfi, H harfinin sol altı sileneni § yeni kurulan (= kur) evin geçme kafeslerine benziyor ve yanına dizildiği z (= boz) harfi de kurulu evi bozma anlamına geliyor

(ince) harfi, düz çizgi (burun) üzerine yapışık kanat biçimli M (kaşlar ya da bebeksiz gözler) şekli açıkça görmek (= gör) fiilini belirtiyor § er veya yay germe ya da saç örme anlamı ise R¹ (= kur) harfinin anlamıyla uyumlu olmadığı için kabul edilemez

(kalın) harfi, S şeklinin üstten sola eğilip göğsünden oklanıp kuşak dolar (= sar) gibi görüneni

(ince) harfi, serilmiş (= ser) gibi düz çizgi olanı

(kalın) harfi, alttan üstten kapanık v şeklinin üstünde göğe (= tengri, tanrı) yönelik içi dolgulu ok ya da at başı biçiminde yandan katlanmış (= kut) olanı § Atılmayı bekleyen ok görüntüsü sergilese de, baklavası B² (= beğ) harfinin üstünde de bulunur. Aynı harfin altında ise D² (= edhger- "iyi görmek, iyi bakmak, kulak asmak, saymak, dinlemek; düzeltmek, onatlamak") harfinin x şekli yer alır. Hepsi bir araya toplanınca kut (tanrının lütfu, uğur, devlet, baht, talih, saadet) uygun geliyor. Herkes ata binip ok atabilir, fakat beğler farklı özellikte saygın kutlu kişilerdir

(ince) harfi, H harfinin sağ üstü silineni § sağdaki kamdan öte sola dönük atın gitmesi (= kėt, kit, git)

(kalın) harfi, D şeklinde (= ya, yay) olanı

(ince) harfi, P şeklinin sola dönüp ayağı sağa kıvrık, yedirmek üzere aş (= ) sunan kaşık ya da çömçe gibi görüneni

Ç harfi, Y harfinin yukarı çıkık (= çık) olanı M harfi, sağa dönük balık biçiminde emzirme (= em) görüntüsü sergileyeni

P harfi, düz çizginin (= balta sap'ı ya da iğneye sap'lama) sol üst alta yatık (balta ağzı ya da iğne yurduna giren ip gibi) olanı

Ş harfi, alt yatay çizgisi (= dışarı) silinmiş ¥ şekli § benzerliği olan "iç/çi" harfi de tek yatay çizgiyi şeklin v kısmının içine (= içeri) yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur

Z harfi, svastika (卐) işaretinin üst sağ ve alt sol yatık çizgisinin silinip yurt denen çadır evin kafesindeki geçmelerin bozumuna (= boz) benzeyeni

ʷK (ok/uk; ko/ku) harfi, ucu aşağı dönük ok (= ok) şekli

ẄK (ök/ük; kö/kü) harfi, T² harfinin üst üste çifte ökülmüşü/yığılmışı (= ök)

ıK/Kı harfi, sola dönük W (o/u) harfinin oyuk tarafının düz çizgiyle kapatılıp (atın ya da avın) kıstırılmış (= kıs-) olanı

harfi, tek yatık çizgili ¥ (Ş) harfinin dışarıda duran yatık çizgisinin Y harfinin içine (= ) yerleştirilerek üç parmaklı çatal yapılmış olanı

LT harfi, M harfinde ortadaki V şeklinin v biçiminde küçülerek üste çıkıp alta (= alt) geçiyormuş gibi duranı

NG harfi, düz çizginin sol ortadan üste yatık (n ayrılma, ğ eğme) olanı

NY harfi, sola yanık/dönük kirişsiz iki yayın yayılarak (= yań) ortada çatal kuyruk oluşturanı

harfi, D¹ şeklindeki kısrakla çiftleşen aygırın ayrılıp çıkarak (= n ayrılma, ç çıkma) ikiden bire düşmesi ve "sevi-nç" duyması § koca koca şamanlar duysa beni tengriden, gülmekten sesleri gelir uçarken geriden

NT harfi, kımız bardağındaki (ağaçtan oyma içimlik tas) üç kan damlası (= ant içme) gibi olanı § sanki, yazıyı bilen üç kişinin (biri kam, biri beğ, öteki de yazıcı olmalı) sırları için ant içmesi gibi duruyor; şamanların kullandığı bu yazıyı herkes bilmiyordu, bilselerdi günümüze kadar bir bilen mutlaka çıkardı; yemin edip ant içmediğim için sırlarını paylaşabiliyorum

Türk kam yazısının çözüm tarihi : 26 Şubat 2017.

 

Sayı göstergesi

Dünyadaki dillere baktığımızda ilkel ana sayma sistemi olarak parmakları görüyoruz. Örnek olarak, Yupik Eskimoları el ve ayak parmaklarını tamamlayınca yirmi (yuinaq < yuk "insan" + -(ng)inaq "yalnız, sadece") diyorlar. Onlar yirmili sistemde sayı oluşturmuşlar, biz ise onlu sistemde. Türkçe ana sayı adları da parmakların bulunduğu el üzerinden çıkmış olmalı. Sayı adları içinde şu ana kadar yalnızca elli (50) sözü bilinmekteydi. Tek eldeki parmakların onar onar sayılmasına denk gelen bu elli (ET ellig) sayısı tıpkı ayaklı, kollu, parmaklı, kulaklı der gibi "eli olan" anlamındaki elli sözünden gelmedir. İşte bu elli (50) sözü sayıların çözümü için bakılması gereken yerin el olduğunu gösteriyor. Diğer sayılar da bu elden çıkmış olmalıdır. Anatomik kolaylığa ve böm değerlerine göre ana sayı adlarının parmakta oluşturduğu şekli elimle koymuş gibi buldum.

Sayılar, gözcülerin av ve düşmanın miktarını obadakilere bildirme ihtiyacından çıkmıştır. Dilin henüz oluşmadığı bir dönemde ancak parmakla sayı göstererek miktar belirtilebilir. Türkçedeki ana sayı adları birbirinin elini görecek kadar yakın olan "ben" ile "sen" arasındaki parmaklaşmadan çıkıp şekillenen işaret dilinin söze dönüştürülmüşüdür. Önce parmakla sayı gösterme, bir başka deyişle parmak rakamları ya da parmak göstergeleri oluştu ve uzun yıllar içinde iyice yerleştikten sonra rakamların parmak şekline göre ad verildi. İşaret dili anatomik kolaylığa göre sistematik bir sıra izliyor ve sayı adları da onlarla etimolojik olarak örtüşüyor. Anatomik zorluktan dolayı, adını önce koyup sonra da onu işaret diline uygulayamazsınız.

Eski Türkçede raslanan "bir üst onlu" sistemi oldukça ilginçtir: iki yirmi (12), üç yirmi (13), beş otuz (25). Bu sistemin sayı adlarının oluşturulduğu dönemde kullanılıp kullanılmadığını çözemem. Başkaları fikir yürütebilir. Fakat, ana sayı adlarını tamamen çözdüğüm gibi bu sayıların parmakla nasıl gösterildiğini de hata payı bırakarak doğruya en yakın doğrulukta bulduğumu söyleyebilirim.

Sudaki yansıma gibi ikiyanlı (bilateral) simetri sayı göstergelerinde ortaya çıkıyor: on göstergesi beşin, yüz göstergesi onun, altı göstergesi birin, yedi göstergesi ikinin, sekiz göstergesi üçün, dokuz göstergesi dördün, altmış göstergesi altının, yetmiş göstergesi yedinin, seksen göstergesi sekizin, doksan göstergesi de dokuzun yansımasıdır.

1 göstergesi : dört parmak avuca yumukken baş parmak üstüne binmiş {= bi} ve ele karılı {= r karma} durumda yukarı dönük tutarsanız → bir {çapıp ilişip/binip karan} "bineni al kendine kar" demektir.

2 göstergesi : bir yapılıyken, işaret parmağı avuç içindeki yumukluktan kurtarıp eğikçe ileri uzatırsanız → iki < ėki < eki {yatıklayıp kalıp/ekip ilişen} "yatıklayıp kalanla üste ilişeni al" demektir.

3 göstergesi : iki yapılıyken, orta parmağı da avuç içindeki yumukluktan çıkarıp {= ç çıkma} yumuluları avuç üstünde {= ü üstleme} tutarsanız → üç {üstleyip çıkan} "üstlediğim dışındakileri teker teker al çıkar" demektir. § anatomik kolaylığa göre bir sıra izleyen bu göstergenin sıra bozan alternatif seçeneği sekiz götergesine yansıtılamadığı için kabul edilemez: iki yapılıyken bozup, baş ve serçe parmaklarını geride birbirine değdirip {= ü üstleme} ortada kalan diğer parmakları da kısmadan serbestçe öne çıkarırsanız {= ç çıkma}

4 göstergesi : üç yapılıyken, avuca dürülü parmakları ileri atarak {= t atma} döküp {= dö} baş parmağı avuç ortasına kararsanız {= r karma} → dört < tört {döküp karıp atan} "kardığım dışındakileri döküp atıyorum teker teker al" demektir.

5 göstergesi : dört yapılıyken, hepsini açıp ver [bėr] {= be} der gibi ileri uzatıp dışalarsanız {= ş dışlama} → beş [bėş] {verip dışlanan} "sana verip hepsini dışladım teker teker al" demektir.

6 göstergesi : sağ eli avuç içi alta gelecek biçimde döş hizasında yere doğru parmaklar açık tutup dört parmağı dürülü duran sol elinizin baş parmağını el altındaki avuç ortasına değdirmeden dik getirirseniz → altı {(elin) altı} "alıp atıp ırıyorum açık uçluların hepsini teker teker al" demektir. § sorunlu örnek: "altmış ~ atmış" sayı adındaki geçmiş zaman eki, altı sözünün "elin altı" değil "el aldı" olması gerektiğini gösteriyor

7 göstergesi : altı yapılıyken, sol elin dürülü işaret parmağını sağ ileri uzatıp sağ kolunuzun iç kısmına değdirecek kadar yaklaştırırsanız (= yetirirseniz) → yedi < yeti < yėtti {yetişti} "yetenle birlikte açık uçluların hepsini teker teker al" demektir.

8 göstergesi : yedi yapılıyken, sol elin dürülü orta parmağı da ileri atıp bozarak {= z bozma} yüzük ve serçe parmağını kendinize seçili {= se} kalacak (= k kalma) biçimde avuç içine iliştirirseniz (= i ilişme) → sekiz {seçip kalıp ilişip bozulan} "seçip dürdüğüm dışındaki bozukların hepsini teker teker al" demektir.

9 göstergesi : sekiz yapılıyken, sol elin dürülü yüzük parmağını da ileri atıp uçlananları (= u uçlama) bozarak {= z bozma} serçe parmağını kendinize kalacak (= k kalma) biçimde avuç içine dokundurursanız {= to} → dokuz < tokuz {dokunup kalıp uçlayıp bozulan} "dokunduğum dışındaki bozukları uçlayıp teker teker al" demektir.

10 göstergesi : dokuz yapılıyken, eli bozup "bak elimde bir şey yok" der gibi her ikisini de avuç ortası (= o oyuklama) gözükecek biçimde öne uzatırsanız (= n ayrılma) → on {oyuklayıp ayrılan} "oyuktan ayrılanları teker teker al" demektir.

20 göstergesi : on yapılıyken, her iki eli de parmak aralarından çatıp yivlenecek biçimde kenetlerseniz (*yivirirseniz) → yirmi < yigirmi < yigirme < yiğirme [yiği "DLT sık, birbirine girmiş, sıralanmış, (dikişte) sağlam" < yi "DLT sık ve birbirine girmiş; elbisenin yivi, dikişi; dikiş, pabuç dikişi; dağ yivi; diş ve ağaçların birbirine girmesi"] {*yivirme} "*yivirdim, yivleri setleriyle birlikte say" demektir. § Bu parmak kenetleme (*yivirme) hareketini günümüzdeki "yaşa!, aslanım!, koçum!" der gibi teşekkür etme (avuçları iç içe yapıştırıp parmakları birbirine *yivirmeden, yivlemeden el sırtına bükerek kıvırma) hareketiyle karıştırmamak gerekir.

Kam aydur: elime el verip yirmi yapmakla sağ elimin güçlü beşini sol elimin güçsüz beşine katmış oldum; bundan sonraki ellendirilmiş kenetlileri onar onar say.

30 göstergesi : yirmi yapılıyken, baş, işaret ve orta parmağı *yivrilmiş oyuk {= o oyuklama} üstünden atarak {= t atma} uçları {= u uçlama} bozarsanız {= z bozma} → otuz {oyuklayıp atıp uçlayıp bozan} "oyuktan atarak bozduğum uçlananları onar onar say" demektir.

40 göstergesi : otuz yapılıyken, baş parmak kırılıp (= kır) yüzük ve serçe parmak da yivden ayrılıp kalırsa {= k kalma} → kırk {kırıp kalan} "uzunları kırkıp onar onar say" demektir.

50 göstergesi : kırk yapılıyken, sol elinizi sağ elinizin (el < eliğ ET, DLT) bileğine indirip içi size dönük olarak bilekten çepeçevre kavrayıp "evlendirir" gibi ellendirirseniz → elli < elliğ ~ eliğ < *eliğliğ "50" {eli olan, elli} "elimi evlendirdirm/ellendirdim uçlananların hepsini onar onar say" demektir.

60 göstergesi : elli yapılıyken, altta bileği tutan baş parmağı sola ayırıp geriye atarsanız → altmış > atmış {alıp atmış [altmış] ya da alıp atıp ıramış [altımış]} "atılıp uçlananların hepsini onar onar say" demektir. § sorunlu örnek: altı sözü "elin altı" değil "el aldı" olursa o zaman "altmış" sayı adındaki öğrenilen geçmiş zaman eki açıklanabilir. Fakat bu sefer de "atılan" ünsüzler sorunlu: biz "atmış" derken l sesini, Kazaklar "alpıs" derken t sesini atıyor, Kırgızlar ise "altımış" diyerek çoğaltıyor. Hangisi asıl, bilemiyorum. Türkçede "gelin almak" ya da "(koruma) altına atmak" anlamında "*altımak" fiili olsaydı sorun çözülürdü. Türkçenin 21 tane olan ana sayı adları bütünüyle şaman mantığıyla oluşmuştur ve bu adları herhangi bir yabancı dile bağlayıp yarısını (altı) Türkçeye yarısını (mış "10") Uralcaya yamamak doğru bir yaklaşım değildir.

70 göstergesi : altmış yapılıyken, altta bileği tutan işaret parmağını sağa uzatırsanız → yetmiş {yetmiş, yetişmiş, erişmiş} "uçlananların hepsini onar onar say" demektir.

80 göstergesi : yetmiş yapılıyken, altta bileği tutan orta parmağı da ileri uzatırsanız → seksen < sekiz on {8 + 10} "uçlananların hepsini onar onar say" demektir.

90 göstergesi : seksen yapılıyken, altta bileği tutan yüzük parmağını da ileri uzatırsanız → doksan < dokuz on {9 + 10} "uçlananların hepsini onar onar say" demektir.

100 göstergesi : doksan yapılıyken, eli bozup on göstergesinin yansıması gibi surata tutarsanız yüzün gücünü de almış olursunuz → yüz {< yüz "surat"}

Kam aydur: yüzüme el verip yüz yapmakla elimin onluk gücünü yüzüme katmış oldum; bundan sonrakini yüzer yüzer say.

1.000 göstergesi : yüz yapılıyken, bozup sığın geyiğinin (Alces alces) boynuzu gibi baş parmakları değdirip diğerlerini açarak başın üstünde tutarsanız → bin < biñ < miñ < binğ {binip eğrilen}

10.000 göstergesi : bin yapılıyken, baş parmakların dışındakileri dürerseniz → tümen {düremeyip yatıklayıp ayrılan}. Türkçeden Farsçaya tūmān olarak geçmiştir. Diğer geyiklerde dendritik dallanma gösteren boynuzlar, erkek alageyiklerde (Dama dama) olduğu gibi erkek sığınlarda (Alces alces) da el ayasına benzeyen palmat biçimlidir. Sığın geyikleri boynuzlarını düremez, kışın kökten atıp yenisini Nisan-Temmuz aylarında çıkarırlar

Macar Sekel yazısı (Székely rovásírás) Türk kam yazısından harflerin ses değerleri değiştirilerek Macarcaya uygulanmıştır ve bu yazıdaki rakam göstergeleri şöyledir: 1. yukarı tek çizgi, 5. V işareti, 10. V işaretinin alt üst yansıması, 100. on göstergesinin alt üst yansıması, 1000. yüz göstergesinin ortasında yan çizgi.

Önce sayı adlarını oluşturup sonra da ona uygun işaret dilini geliştirmemişler. Önceden verilmiş adı sonradan etimolojik olarak parmağa uygulamak ve örtüştürmek olanaksızdır. Bütün sayıların etimolojisi parmak üzerinde çok açık biçimde yapılabiliyor ve parmakların dizilişi ve ellerin konumu rakam sırasına göre düzenli biçimde anatomik ilerliyor. Bu da bize adların şekillerden sonra çıktığını kesin biçimde gösteriyor. Başlangıç Türkleri önce dilsiz dönemde işaret dilini (rakamları) geliştirmiş, sonra dilli dönemde her rakamı (şekli) okuyup sayıya dökmüşler. Bu dilli dilsiz dönem arasının ne kadar sürdüğünü tahmin edemem. Sayı belirleme en çok av ya da düşman sayısınını bilme ve bildirme için gereklidir.

Eski ve Orta Moğolcayı bilemediğim için göstergeler arasında karşılaştırma yapamıyor, dört gözle yapacak olanları bekliyorum.

Kvergić

Keşif ortaya çıkıp şekillendikten iki hafta sonra yaptığım literatür taramasında, keşfe en çok yaklaşan çalışma, Kvergić tarafından 1935 yılında kaleme alınan ve Atatürk'ün Güneş-Dil Teorisine de kaynaklık edip onun özünü oluşturan basılmamış yazısıdır.

Viyana Üniversitesi'nden Sırp asıllı dil psikoloğu (Almanca: Sprachpsychologe) Hermann Feodor Kvergić (1895–1948/49), La psychologie de quelques éléments des langues Turques (= "Türk dillerindeki bazı öğelerin psikolojisi") başlığını taşıyan Fransızca eserini 1935 yılında önce Türk Dil Kurumu'ndan Ahmet Cevat Emre'ye (ya da İbrahim Necmi Dilmen'e) gönderse de kıymetsiz bulunduğu mektubuna cevap alamayınca bu kez doğrudan Atatürk'e yollar. 1935 baharında kendisine ulaşan yazıdan ilham alan Atatürk, aynı yılın güz aylarında Güneş-Dil Teorisini ortaya atar. Kvergić'in daktiloyla 41 sayfa tutan yazısı 55 bölüme ayrılmış olup bir nüshasını da Agop Dilaçar'a vermiştir. Kvergić'in çalışmasını göremediğim için Dilaçar'n anlatımını aynen veriyorum: (Agop Dilaçar, Atatürk ve Türk Dili, TDK Yayınları, 1963, s. 41-52)

Dr. Kvergić’e göre de insanın ilk dili, gösterme esasına dayanan işaret dili olmuş, “lafzi dil”ler de bu “gösterme esası”nı devam ettirmişler; yalnız, “el işareti” yerine “sözlü işaret” kullanmışlardır. Buna göre, ilk insan gibi, gelişmiş insan da konuşurken kendisini merkez (ego) olarak kabul etmiş, dış dünyayı kendisinden belli şekillerde ve belli ölçülerde uzaklaşan ışınlar, alanlar şeklinde kavramıştır.

Bu esası Türkçeye uygulayan Dr. Kvergić, eklerimizi, konuşanın dış dünyasını meydana getiren ve bunun ince bölüntülerini gösteren alanlar, mesafeler şeklinde göstermeye çalışmıştır. Böyle olunca, tabii olarak her ses (harf) bir yön, mesafe, hareket alanı, dolayısıyla da kavram ve anlam değeri kazanıyor, gösterme, çevre, iyelik hareket, soru, olumsuzluk vb. gibi. Bu ses öğeleri birbirleriyle birleştiği zaman özel anlamlar çıkabilir, bunlar bazen birbirine karşıt durumda da olabilir. Mesela, Dr. Kvergić'e göre m, özü, benliği gösteren bir sestir, men (ben), el-i-im, ben-i-im sözlerinde olduğu gibi, n sesi ise, özün yakınını, “muhatab”ı gösterir, se-n, göz-ü-n gibi. z’nin alanı daha geniştir, bi-z, si-z; s bunun bir değişiğidir, geliyor-s-u-n-u-z örneğinde olduğu gibi. Güneş-Dil Teorisini açıklayan kitabın başında renkli iki levha vardır. Bunlardan birincisinde, 6 özektaş daire gösterilmiş ve ortadaki daire içni “İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki objeleri temaşa ve tetkik ediyor”, öbür daireler içinde “harici âlemi teşkil eden objeler” denmiştir. İkinci levha ise, “İnsan harici âlemdeki objelerin farklarını ve her birinin bulunduğu sahayı, bu sahaların birbirleriyle ve kendi ile olan münasebetlerini gösterebilecek gayreti neticesinde türlü vokalleri ve konsonları icat ediyor” şeklinde açıklanmıştır. Yine teoriyi açıklayan kitap, “Eklerin Rolleri” bölümünde, “objeler veya düşünceler, süjeye nazaran, yakın, uzak başka başka sahalarda bulunabilirler” dedikten sonra, bu sahaları birbirinden şöyle ayırıyor (s.33-35): m, en yakın sahayı, mülkiyeti ve belirme sahasını gösterir, p-b, v-f, ğ-y de bu sahadadır; n, kendine bitişik olan mahdut sahayı gösterir, z, oldukça geniş bir sahadır, s ile ş de bu sahanın içindedir; ç, c, j, esas olarak z sahasında ş, s gibidir, fakat süje ve objeyi gösteren konsonlar yerine de geçebilir; L, en uzak mıntıkalara kadar, her sahadaki objeleri ve hareketleri uzağı, büyüğü, belli olmayanı, enginliği, genişliği gösterir; t/d, çok kuvvetli yapıcı ve yaptırıcı, hâkim bir unsurdur; k, her türlü obje ve düşünceyi tamamlar, manayı tayin eder; r, yakın, belirli bir sahayı ve o sahadaki hareketi gösterir, istenilen şeyin olduğunu ifade eder. Vokallerden a, e, ı, i yakın hatlara, o, ö, u, ü ise uzak hatlara işaret eder.

Bunlar teorinin kullandığı kelimelerle anlatılan sözlerdir. Dr. Kvergić, ben, sen, şu, ol zamirlerine ve işaret edatlarına dayanarak, “b, yakını, s/ş uzağı, L (§ 21) daha uzağı gösterir” dedikten sonra, r, s, d/t’nin “saha ve uzaklık derecesi”ni belirtmeye yaradığını, L’nin geneli, uzağı, genişi, katmerliyi ve sınırsızı” gösterdiğini, t’nin “yapıcı ve yaptırıcı (§ 44) olduğunu, r’nin (§ 50) “bitmişi, erişilmişi, tamamlanmışı, istenilen şeyin yapılmış olduğunu” anlattığını, k’nin “bağ kurma ve belirtme” öğesi olduğunu, vokallerden (§ 28, 29), a, e, i’nin “yakın olana”, o, u, ö, ü’nün de “uzakta bulunana” işaret ettiğini birer birer açıklamıştır.

Kvergić'in Türkçenin fonemleri üzerine yoğunlaştığı, daktilo edilmiş fakat basılmamış başka yazıları da ortaya çıkmıştır (Orient Institut Istanbul, April 2015):

Im Dezember 2014 konnte die Bibliothek des Orient-Instituts ein dreibändiges Typoskript von Hermann Feodor Kvergić erwerben, einem der Väter der sogenannten „Sonnensprachtheorie“. Das undatierte dreibändige, maschinenschriftliche Werk trägt den Titel Dictionnaire des phonèmes Türk und umfasst ca. 1850 Seiten. Möglicherweise handelt es sich um eine Vorstudie zu der sagenumwobenen Schrift Kvergićs La Psychologie de quelques éléments des langues turques aus dem Jahre 1935, denn in seinem Vorwort zu Band 1 und 2 findet sich folgender Satz: „Le dictionnaire de phonèmes permet d’écrire une étude psychologique des langues türk.” Dazu passt auch, dass Kvergić offenbar schon seit 1933 in Kontakt mit dem damaligen Generalsekretär der Türkischen Sprachgesellschaft, İbrahim N. Dilmen, stand, aus dessen Nachlass das Typoskript stammt. Das Vorwort des 3. Bandes Essai de Dictionnaire Türk-Indo-Européen ist vom Verfasser handschriftlich unterzeichnet. In den nächsten Monaten soll das Werk gescannt und der wissenschaftlichen Öffentlichkeit zugänglich gemacht werden.

Toparlayıp yorumlama

Herkes üç yapraklı yonca tarlasının kısır döngüsünde dört yapraklısını ararken, ben kimsenin yüzüne bakmadığı iki yapraklısına denk geldim. İlk önce yosmak (saman, toprak gibi yığınları ileri atıp çukurları doldurmak) fiil kökünü parçalayıp benzerlerine uyguladım ve gerisi gerçekten çorap söküğü gibi geldi. Çocukken yazları bir ay köyde kalmanın faydasıdır bu.

Atomu parçalayınca ortaya çıkan yeni parça ve kavramlar için şöyle bir adlandırma yaptım:

Ayaklık ya da Kök Hücre (İng. footlet or stem cell), günümüzde "kök" olarak geçen isim ya da fiil açık anlamlı en alt yapılar (morphem) olup onunla başlayan ve "gövde" denen diğer sözler ise birer uzantıdır. Bunlar önce isim olarak kurulmuş, daha sonra da fiilleşmiştir. Kapalı hecedir. Toplam ayaklık sayısı olasılığı 784  olup, birden fazla eş sesli ayaklık olamaz, varsa ikincisi ya yansımadır ya yabancıdır: AĞ, EV, BOL, YAĞ;

Kök Bölüntüleri ya da Kök Parçacıkları (İng. stem particles), ayrılamaz denen kök (ayaklık) parçalandığında ortaya çıkan ve bulanık da olsa bir anlam grubu oluşturan her parçacığın (bölüntünün) ortak adı: köklük, kemiklik, gözelik, topukluk;

Ata Kök (İng. ancestroot, ancestral root), topukluk gibi iki sesten kurulan ve Türkçenin şamanlarca kullanılan ilk taslağı (kamca) ki bunlar daha sonra bömlere dönüşmüştür;

Böm (İng. böm, boem; Alm. der Bömm), ünlü fonemden oluşan gözelik ve ünsüz fonemden oluşan köklük biçiminde ikiye ayrılan anlamlı tek sesten kurulu dip kök (yeni sisteme göre türettiğim ilk söz: bö-m "bölünemeyen / indivisible"). Türkçede aynı zamanda böm olan her sesin kendine özgü anlamı var ve isim ya da fiil her ek ve kök bu anlama göre oluşturulmuştur;

Bömdaş (İng. alloböm, allophonic böm), bömün anlam değiştirmeyen alofonları: sondaki k, p, t, ç bömlerinin alofonları başta ve ortada g, b, d, c sesleridir;

Köklük (İng. rootlet, bömic coda; Alm. bömischer Auslaut, Silbenkoda, Silbenschwanz, Koda, Endrand), topukluğa gelerek anlamı çeşitlendiren sondaki ünsüzdür: göZ, baŞ, yoL, yaPmak, geLmek, göRmek, boZmak;

Topukluk (İng. heelet), köklük atıldıktan sonra kökün başında kalan açık heceli kısımdır: GÖz, BAş, YOl, YApmak, GElmek, GÖrmek, BOzmak;

Gözelik ya da Parmaklık (İng. rooflet, fingerlet, bömic nucleus, bömic peak; Alm. bömischer Silbenkern, Silbengipfel, Nukleus), kök hücrenin ünlü kısmı ve köklüklerden sonra ikincil türetim olarak da gelen  açık heceli kök: gÖz, bAş, yOl, yApmAk, gEl-mEk, gÖrmEk, bOzmAk;

Kemiklik (İng. bonelet, bömic onset; Alm. bömischer Silbenansatz, Silbenanfang, Silbenanlaut, Silbenkopf, Anfangsrand), köklüklerden gelen, fakat kemikleştiği için anlamı köklükler kadar belirgin olmayan, ancak topukluk oluşturulduğunda belirginleşen baştaki ünsüzdür: Göz, Baş, Yol, Yapmak, Gelmek, Görmek, Bozmak;

Ünlüleme Türkçesi, Altay ya da Sayan dağlarında şamanlarca yansımalardan esinlenerek oluşturulan ve tamamen ünlülerden kurulan dönem. Bu dönemin prototipi ileride kısa cümlecikli şaman dilini (kamca) oluştururken, onun sitematik taslağı ise gelişerek Türkçeyi ortaya çıkarmıştır;

Kuruluş Türkçesi, günümüzde de kullanılan köklerin ilk anlamlarıyla kurulduğu pişim dönemi;

Köklük Türkçesi, köklüklerin anlamca bilindiği dönem;

Eklik Türkçesi, köklüklerin anlamca bilinmediği, ek olarak kemikleştiği ve ünlü uyumları ile dilin ana tabakasındaki ses değişimlerinin başladığı dönem.

Fabrika ayarlarına geri döndüğümüz bu yazıdan sonraki döneme de Çözüm Türkçesi diyebiliriz.

Sözün (sözcüğün, kelimenin) en küçük anlamlı birimlerine morfem (morphem) denir. Türkçede bunlar kök ve ek olarak bulunur. Kök morfemlerin anlamı açıkken, ek morfemlerin çoğu açık bazılarıysa bulanıktır. Türkçe bir sözü morfolojik ayrıştırmayla en az iki morfeme (kök + ek) ayırabiliyor, daha derine inemiyorduk. Bu keşif yazısında ise, oraya inip, fonolojik ayrıştırmayla morfemlerin anlamlı fonemlerden oluştuğunu gösteriyoruz. Fonemler (phonem), anlam ayırıcı özelliği bulunan ses (phon) kümeleridir. Dillerin çoğunda fonemler yalnızca ünlü ya da ünsüz ayırt edici ses değerindeyken (ya da öyle gözüküyorken), Türkçede buna (ünlü, ünsüz) ek olarak ayrıca morfem (gözelik, köklük) değerlidir ve ben bu morfem gibi anlamı olan fonemler için fabrika ayarlarına göre türettiğim böm (bölünemeyen; topukluğu + m yapamama köklüğü) terimini kullanıyorum. Türkçede anlamlı en alt birlik artık morfemler değil fonemlerdir. Türkçe bömlü (morfofonemik eklemeli) bir dildir. Dünyada bunun gibi bömlü başka bir örneğin olup olmadığını bilmiyorum; başka araştırmacılar ortaya koyar. Türkçenin "minimal pair" zengini bir dil olması onun bömlü yapısından kaynaklanıyor. Türkçenin fabrika ayarlarındaki şifresi olan bömler yüzde yüz Türk ürünüdür ve herhangi bir yabancı etki sözkonusu değildir. İkircikli durumda bir sözün Türkçe olup olmadığı bömlerle belirlenebilir.

Dilsiz devirden asırlar sonra insan dillerinin oluşumunda tek kökenlilik (monogenism) değil çok kökenlilik (polygenism) gözüküyor. Her dil aynı dönemde çıkmamış, farklı dönemlerde birbirinden bağımsız oluşmuştur. Hangi dil olursa olsun anatomik yapıdan dolayı insanlar ses yolunda ilk önce herhangi bir engele çarpmadan çıkan ünlüleri sonra da boğumlanarak çıkan ünsüzleri geliştirmiştir. Uzatılmaya müsait olduğu için ünlüler ünsüzlere göre uzaklardan çok rahat duyulur. Dillerin ilk oluşumu din adamları tarafından geliştirilen ve tamamen ünlülerden kurulan ünlüleme devresiyle başlar. Geçiş dönemi olan bu ünlüleme devresinde ünlülerin sayısını seslenme gereksinimi belirler. Bu gereksinime göre dilleri, dışarıda oluşan diller ya da geniş alan dilleri (örn. Türkçe: a, e, ı, i, o, ö, u, ü; Macarca: a, e, i, o, ö, u, ü; Fince: a, ä, e, i, o, ö, u, y) ve içeride oluşan diller ya da dar alan dilleri (örn. soğuktan ve kar fırtınasından dolayı Eskimo iglu ve evlerinde: a, e, i, u; sıcaktan ve kum fırtınasından dolayı Arap çadırlarında: a, i, u [çöllerdeki kum tepeciklerinin rüzgârın etkisiyle harekete geçmesi uğultu yaratır]) biçiminde ikiye ayırabiliriz. Samoyedler gibi günümüzde soğuk bölgelerde konuşanların dilinde fazla olması, onların oralara sonradan gittiğini gösterir. Buna karşın, Eskimo dillerinin tamamen qargi (İnyupikçe) ya da qasgi (Yupikçe) denen kışlık ortak evlerde oluştuğunu ve iklim değiştirmediğini doğruya yakın doğrulukta söyleyebiliriz.

Sessiz dilsizlikten dolayı el kol hareketleriyle yakından anlaşma sağlanabilirken uzaktan yetersiz kalması seslerin oluşumunu hızlandırmıştır. Dar alan dilleri bu yüzden geniş alan dillerinden sonra oluşmuştur. Biyolojik kolaylığa göre, önce tek başına söylenebilen ünlüler, sonra da ancak ünlülerle söylenebilen ünsüzler oluşmuştur.

Yansımalar, benim de dahil olduğum çoğuna göre dilin oluşumundaki ana kaynaktır. Gerçekten de Türkçe bömlerin epeyce bir kısmı az ya da çok belirgin biçimde yansıma kokuyor. Bir geniş alan dili olan Türkçede bütünüyle ünlülerden oluşan gözelikler başa gelmeyen ünsüz köklüklerle birlikte bir üst birleşik yansıma kökte buluştuğuna göre, bu ünsüzler bağlandığı ünlülerden anlam koparıp ayrılarak ilk oluşan köklüklerdir. Bunların her ikisi de yakın anlamda oldukları için geçmişte ve günümüzde topukluk olarak başta yanyana bulunamazlar. Türkçedeki sözlerin n, ğ, l, m, r, v, ş, z sesleriyle başlamaması bu yüzdendir. Diğer sona gelen köklük ve başa gelen kemiklikler (y, k, p, t, s, ç) en son oluşmuştur. Birleşik yansıma kökler (ata kökler), anlamca karşıt kalınlık gruplarına ayrılır:

1. düz genişleme
*an {genişleyip ayrılma; ?hayır; } → *a genişleme → *n ayrılma
* {yatıklayıp eğme; ?evet; } → *e yatıklama → *ğ eğme
2. düz darlama
*il {ilişikleyip kendileme; ?yakalama; } → *i ilişikleme → *l kendileme
*ım {ırayıp yapamama; ?elinden kaçırma; } → *ı ırama → *m yapamama
3. yuvarlak genişleme
*or {oyuklayıp karma; ?kaybolma; ?davulun iç kısmındaki sağ ve sol oyuklar} → *o oyuklama → *r karma
*öw {özleyip sıvama; ?bulunma; ?davulun oyuk kısmını boylamasına bölen insan figürlü tutamağı} → *ö özleme → *w sıvama
4. yuvarlak darlama
* {uçlayıp dışlama; ?ölme; ?davulun kayın ağacından kasnağı (yanları)} → *u uçlama → *ş dışlama
*üz {üstleyip bozma; ?gömme; ?davulun derisi} → *ü üstleme → *z bozma

Şaman davulu (Göktürkçe köbürge, Uygurca küvrüg) ile yukarıdaki ata kökler bir şekilde ilgili, fakat o ilgiyi tam olarak yazıya dökemedim. Bunlar gizli şaman dilinin (kamca) ilk örnekleri olabilir. Şaman buradaki ünsüzleri hep köklük olarak kullandı, kemiklik oluşturmadı. O yüzden bu ünsüzler başta bulunmuyor. Şaman dilden önce taslağını oluşturdu, bunlar o taslak. Taslak ilerleyip kısa cümlecikli şaman dilini oluştururken, onun sistematik taslağı ise gelişerek Türkçeyi ortaya çıkarmıştır.

Eskimo şamanlarının ayin törenlerinde ruhlarla "anlaşılmaz bir dilde" söz ve cümlecikler kurduklarını bir asır önce misyonerlerce yapılan kayıtlardan biliyoruz. Aynısına Sibirya şamanizminde de rastlanır. Şamanlık irsidir, babadan oğula geçer. Şamanların ayine katılanların anlayamayacağı kadar bulanık olan gizli dilleri olan kamca muhtemelen fazla değişmeden aktarılarak günümüze kadar gelmiş olmalıdır. Bugün Sibirya'da kadın şamanlarca folklorik değer de kazanan şamanizmdeki gizli dilin örneklerinin kaydedilip kaydedilmediğini bilmiyorum.

Türkçeyi düzenli olarak ilk kuran akıllı tek bir şaman. Sayı göstergelerini de o bulmuştur. Çünkü hem köklük ve gözeliklerin anlamlandırılması sistematiktir hem de sayı göstergelerinin anatomik kolaylığa göre sistematik yürümesi bunu gösterir. Sayıları yüze kadar aynı şaman yaptı, o öldükten sonra da nüfus arttıkça bin ve daha sonra da tümen ortaya çıktı. Tek bir şamanın aklıyla Türkçe oluştu. Böylesine düzgün bir kurguyu ilk anda birden fazla kişi kurgulayamaz, karışıklık yaratır. Çok da büyük olmayan ilk grupta bol bol düşünüp çevreyi ve diğerlerini gözlemlemeye vakti olan tek kişi ava gitmeyen ve sözü geçen erkek bir şamandır. Sanırım Türklerdeki ilk bilge kişi odur. Şamanın başlattığı dili ölünce yerine geçen diğer şamanların devam ettirdiğini sanıyorum.

Sibirya şamanizminde (Amerika'daki Eskimo ile Alaska Atabask Kızılderili şamanizmini de içerecek biçimde Sibirya ve bütün Kuzey Asya şamanizmi için kullanıyorum; aşağıda adı geçen halkların ana yurdu Sibirya'dır) ortak noktalar çoktur ve en görülür göstergesi davullu olmasıdır. Şamanizmin merkezi davuldur, davulsuz şaman olmaz. Bu davul kesinlikle eş kökenliliği gösterir, birbirinden bağımsız oluşamaz. Fakat, Sibirya şamanizminin görüldüğü halkların dili aynı dil ailesinden değildir. Batıdan doğuya şöyle sıralayalım: Ural (Lapon, Hant, Samoyed), Altay (Türk, Moğol, Tunguz), Yenisey (Ket), Yukagir, Çukçi-Kamçatka (Çukçi, Koryak, Kamçadal), Nivih (Gilyak), Eskimo-Aleut (Unangan, Yupik, Alaska İnyupik, Kanada İnuit, Grönland) ve Na-Dene (Amerika: Tlingit, Eyak, Atabask). Çünkü dilden önce din oluştu. Ya hepsi 12.000 yıl önce kökende etnik olarak aynı, ya da şamanlar o dilsiz dönemde gezgin; başka açıklama yapamıyorum. Bildiğim o ki, dilsiz dönemde doğadan yansıyamayan davul öyle tepeden inmez.

İnsanlığın Afrika'dan miras ortak evcil hayvanı olarak bit sözünü bir kenara bırakalım, Kuruluş Türkçesinde it ve at ile ana besinleri olan et ve ot sözlerinin yalın, buğday gibi bitki adlarının gövde olmasından hareketle, tarıma geçmedikleri rahatlıkla söylenebilir. Hatta balık sözünün de gövde olması o dönemler su ürünlerine yönelmediklerini gösterir. Çam (Pinus), ladin (Picea), köknar (Abies) gibi kozalaklı ağaçlar için Türk dillerinde yalın ortak biçimlerin bulunmaması, bu ağaçların dağ yamaçları dışında yaygın olmadığı açık düz bir yerde dilin kurulduğu anlamına gelir. Evcilleştirilmesiyle insanlığın seyrini değiştiren iki canlıdan biri it diğeri attır. Türkler dili yabani atların döneminde oluşturdu. Atın üç alt türü bilinmektedir: evcil at (Equus ferus caballus) ve yabani atlardan soyu 20. yy. başında tükenen tarpan (Kazakça тарпаң; Equus ferus ferus) ile günümüzde soyu tehlikede olan dağı (Tuvaca dağı, Moğolca тахь; Equus ferus przewalskii). İsim verilirken büyük ihtimalle deri kementle yakalanan tarpanların yanına kimseyi yanaştırmayacak biçimde bir düzineden fazla seri çifte atışları etkili olmuştur: at {genişleyip atan} > atmak fiili de attan gelir. Günümüzde sonradan yabanlaşan yılkı ya da masteng atları gibi yabani atlar, yabancıların sokulmalarına asla izin vermez. Atın adlandırılabilirliği (ad alıcı özelliği) dörttür: 1) kişneme [evcil iken]; 2) şaha kalkma [evcil iken]; 3) üzerinden atma [evcil hergele ya da yabani iken]; 4) tekme atma [huysuz, yarı evcil ya da yabani iken]. Evcil atın tekmesi (çiftesi) bir seferlik iken, yabanisinin çiftesi seri olarak yirmiye yaklaşır (Amerika'daki rodeo görüntülerini akla getirin). Yabani at sürüsünde bu tekmeler uzaktan rahatça sık sık gözlemlenebilir. Türkler henüz evcilleşmeden ata isim verdiler. Atı yakalıyor ve et ihtiyaçlarını büyük ölçüde bunlardan sağlıyorlardı. Yaban atlarını hızlarından dolayı binitsiz yaya olarak bozkır ya da çayır gibi düz geniş alanlarda değil, kapan gibi tek çıkışı olan çevreli çitler ya da doğal kısıtlayıcı alanlara sürerek yakalayabilirsiniz. Açık alanda ancak gebe ya da yeni doğurmuş kısraklar hızları kesildiği için daha kolay yakalanır. Dişi atı yakalarsan yenice yavrusu ondan ayrılmaz. Yavruyu sütten kesilip tay {takılıp yayılan; anasından süt emmeyi kesse de onun yakınından ayrılmaz} olmadan henüz bir iki aylık kulun iken kesmek mantıklı değil. Kısrağın ve yavrunun ekti (insan eliyle beslenen hayvan) olarak yaşadığı süreler evcilleşmenin ilk basamağıdır. Beş altı aylık kulun sütten kesilip ota dönünce büyük ihtimalle anasını kesip yiyorlardı. Türkçedeki inmek ve binmek fiillerinin yalın olması ilk dönemde oluşturulduğunu gösterir. Türkler atı başkasından evcil binit olarak görmedi, bizzat yabanisini hem yedi hem evcilleştirip binitledi. At evcilleştirilip binit yapıldıktan sonra zaruri kavram olarak ortaya çıkan yürümek eylemi yormak eyleminden türetilmiştir: yürü- < yörü- < yorı- {yorup ırama}. Binitsiz dönemde risk oluşturduğu için fazla uzağa gidilmediğini, tuzağa çekilerek avlanıldığını söyleyebiliriz. Atlar, konuşmaya başlayan ilk Türklerin ana besin kaynağı idi. Konuşmak eylemi de zaten atla uçarken inip karşılıklı konmak fiilinden gelir. Dîvânü Lugati't-Türk yazarı Kaşgarlı Mahmut'un dediği gibi: At, Türkün kanadıdır! Atlara diğerlerinden daha fazla değer verme ve at eti yiyip sütünü kımız olarak içme geleneği en az beş bin yıldır azalsa da hâlâ sürmekte; başı çöldeki kumdan kaldırıp Hazar ötesi Türklerine bakmak yeterlidir.

Dilsizlik döneminde kullanım önceliğine göre adlandırma yapılmıştır. Öncelikli olarak yediklerinizi adlandırırsınız. Alaska'daki Yupik Eskimolarında yaşam Pasifik som balıklarının (Oncorhynchus) çevresinde döner ve o yüzden Yupikçede "besin" ile "balık" kavramları aynı sözle (neqa) kurulur. Türklerde ise beslenme "at" odaklıdır. Evcil at takımları (eyer, dizgin, üzengi, yular, kağnı) ile terim (aygır, kısrak, kulun) ve ürünlerinin (kımız) yalın olmaması onların evcilleşmeden sonra türetildiğini gösterir. Buna karşın kurulumda cinsiyet belirtmeyen at ile yaş belirtmeyen onun yavrusu tay yalındır ve bunlar atın yabani olduğu dönemlerden kalan adlandırmalardır. Atın ana kullanım terimlerinin (inmek, binmek) yalın olması, Türklerin ata yabaniyken binmeye çalıştıklarını gösterir. Türkçede balık ve ağaç terimleri yalın değildir. Türklerde toplayıcı terimlerinin yalın olmayıp avcı terimlerinin (av, ok, yay) yalın olması onların önceliğinin av olduğunu gösterir. Türklerin neredeyse ana av kaynağı yabani atlar idi. Atların yediği ana besin için kullandıkları ot sözü yalındır ve böylesine bir yalın söz atların onlar için önemli olduğuna işarettir. Otu insan yemediği için adlandırma önceliği yoktur, fakat atlar odakta tutulduğu için onların ana besini de odaklanmıştır. Yaban atını avlayıp kesen Türklerin but sözünü atınki için türetmişlerdir ve bundan hareketle budamak fiili sonradan gelişmiştir. Ağacı budamak, atın budunu kesmek gibi görülmüştür. Türkçede et sözünün de yalın olması avcılığın göstergesidir. Onlarda et "at gibi yerde yatan çok büyük avdan yassıca kesilip götürülmek üzere atılıp ayrılan kemiksiz kaslı parçalar" demektir. Ucu yuvarlak kemik için kullanılan om sözü de yalın olup avlanan atın kemiğini gösterir, zira kurban kesenler iyi bilir, om kemikleri kolayca eklemden ayrılabilen kemiklerdir ve kesilen hayvanın çabucak parçalanması için adlandırılma önceliği olan kavramdır. Atın kuyruğundaki uzun ipsi uzantılar için türetilen kıl sözü Türklerin ilk örme ip kaynağıdır ve ona önem verildiği için yalındır. İnsandaki kılların öncelikli adlandırılma özelliği yoktur. Alaska'dan İskandinavya'ya kadar Kuzey Sibirya'da rengeyikleri için umut bağlanan periyodik göçteki bir sapma yöre halkı için ucu kırıma giden açlık ve kıtlık demektir. Eskimo dünyasını didiklerken çokça karşıma çıkan bu bilgi sayesinde geç (geciken at sürüsü) ve kaç (kaçan at miktarı ve bundan hareketle kaçmak fiili) sözlerini çözebildim. Türklerin göçebe oldukları ve nispeten yakın zamanda yerleşime geçtikleri biliniyor. Atı evcilleştirip binit yapmadan göçe başlayamazsınız ve göç sözünün de yalın olması Türklerin atı evcilleştirdiklerini gösterir. Atçılıkla ilgili ana sözlerin diğer dillerden geçmeyip Türkçede kurulan yalın sözler olması, Türklerin atı başkasından görmeyip kendilerinin evcilleştirdiğini gösterir.

İskitlerden yola çıkılarak atı evcilleştirenlerin Hint-Avrupa dilli oldukları görüşü Avrupa'da  milliyetçi çevrelerde oldukça yaygındır ve şimdi bu yaygınlığın sorgulanması gerekir. Hint Avrupa dillerinde "at" anlamındaki sözler: Proto-Hint-Avrupaca *(h₁)eḱwos "horse" (daha derine inemiyor, tek parça kabul ediyorlar; ben emin değilim); Doğu Türkistan: A Toharcası yuk, B Toharcası yakwe; Ege: Yunanca ίππος ‎íppos, Midilli Yunancası ἴκκος ‎íkkos; Güney Avrupa: Latince equus; Anadolu: Hititçe *ekkus, Luvice *aššu- ~ *azzu; Kuzeydoğu Avrupa: Litvanca ašvà; Hindistan: Sanskrit अश्व ‎áśva; İran: Farsça esp, esb; Orta Asya: Soğdakça asp; Kafkasya: Osetçe efs (İron), æfsæ (Digor), Afganistan: Peştuca ās.

Köklüklerin hem isim hem de fiil köklerini oluşturması Kuruluş Türkçesinde isim fiil ayrımı yapılmadığını gösteren en güçlü kanıttır. Önceleri fiiller de isim gibi kullanılıyordu. İkinci tekil şahıs emir kipinde fiil köklerinin hiç bir ek almaması bunu gösteriyor. Fiil çekimleri sonraki dönemde ortaya çıkmıştır. Zaman ekleri de imek yardımcı fiilinden gelir. Kuruluş Türkçesinde olduğu gibi, günümüzde de bu imek fiili hem isme hem de fiile gelmektedir. Kuruluş Türkçesinde ünlü uyumu yoktur, sonradan oluşmuştur; her ünlünün (gözeliğin) kendine özgü bir anlamı vardır ve bu anlamlılıkta ünlü uyumu anlam karışıklığı yaratır. Ünlü uyumundan söz edebilmek için kalınlık gruplarında (a/e; i/ı; o/ö; u/ü) her grubun kendine özgü ortak anlamı olması gerekirdi. Uyumlar, gözelik ve köklüklerin anlam yitirmeye başladığı çoook sonraki dönemlerde gayri ihtiyari oluşmuştur. Göktürkçede büyük ünlü uyumu (kalınlık-incelik) görülse de, küçük ünlü uyumu (düzlük-yuvarlaklık) çok güçlü değildir.

Bir fonemin değişik biçimlerde söylenmesiyle oluşan ve anlam farkı yaratmayan seslere alofon (allophone, alt sesbirim) denir. Yabancı sözlerin işgaline uğrayan günümüz Türkiye Türkçesi yazı dilinde /k/ ~ /g/ , /p/ ~ /b/ , /t/ ~ /d/ , /ç/ ~ /c/ sesleri fonem (anlam farkı yaratan ses) iken, işgal görmemiş Kuruluş Türkçesinde ise bunlar alofon (anlam farkı yaratmayan ses) değerindedir. Kurulumdan epey sonra ortaya çıkan yansımalar konu dışıdır. Eskimo dillerinden Yupikçede /d/ ve /b/ sesleri yoktur ve t ve p harfleriyle gösterilenler /d~t/ ve /b~p/ arası sestir. Belki Kuruluş Türkçesi de böyleydi (yapışık bömler ya da Siyam ikizi bömler) ya da gülmeyin ama, şamanlar alofonları biliyordu. Bunun gibi birbirine dönüşebilen yakın sesler, yansımalar hariç, böm değerini değiştirmediği için sorun teşkil etmez. Oğuzcada ince ve kalın /k/ seslerinin /g/ sesine dönüşmesi alofonik olmasındandır ve ben bu alofonik fonemleri bömdaş olarak adlandırıyorum.

Dilin kurulumu çok zekice sistematik bir düzgünlükte işliyor. Kuruluş Türkçesinde tek köklülük (ayaklık) hakimdir, sisteme aykırı düşen çok köklülük olanaksızdır. Bugün bize çok köklü görünenlere biraz şamanist gözle bakacak olursak mecazı buluruz. Sonradan katılan yabancı sözler tabii ki konu dışıdır. Türkçe kökenli olduğunu bildiğimiz sözlerin hepsi tek bir ayaklığa (köke) gider, ikinci bir kök yoktur. Kökler isimdir ve fiiller bunlardan gelir. Önce isimlere ad verilmiş, daha sonra da fiillere. Fiillerin isimlerden bağımsızlık kazanması çok sonraları olmuştur. Eş sesli köklerde fiil kökü isim kökünden gelir. Mecaz yoluyla genişleyerek asırlar içinde kök anlamı unutulmuştur: aç > açmak, ağ > ağmak, ak > akmak, al > almak, art > artmak, aş > aşmak, at > atmak, av > avmak, ay > aymak, az > azmak, boz > bozmak, bük > bükmek, çöz > çözmek, dal > dalmak, dil > dilmek, diz > dizmek, düş > düşmek, ek > ekmek, er > ermek, eş > eşmek, iç > içmek, in > inmek, kaç > kaçmak, kan > kanmak, kap > kapmak, kar > karmak, kas > kasmak, kaz > kazmak, gez > gezmek, kıl > kılmak, kır > kırmak, kış > kışmak, kız > kızmak, göç > göçmek, kuy > kuymak, kül > gülmek, öl > ölmek, saç > saçmak, sağ > sağmak, sal > salmak, sığ > sığmak, sik > sikmek, sol > solmak, şiş > şişmek, taş > taşmak, tat > tatmak, toz > tozmak, uç > uçmak, var > varmak, yağ > yağmak, yan > yanmak, yar > yarmak, yas > yasmak, yay > yaymak, yaz > yazmak, yıl > yılmak, yol > yolmak, yüz > yüzmek ...

Türkçede "aslî uzunluk" örneği olarak sunulan sözlerdeki ünlülerin kısalarından anlamca farklı olmaması bunun sonradan çıkmış olduğunu gösterir. Kapalı e (ė) ile açık e (ä) arasında da anlam farkı bulamadım.

Tarihi bilinen ve bugüne kadar ulaşan en eski Türkçe metin Göktürklerden kalan Çoyr (Чойр, Чойрен) Yazıtı (687-692) olup bunu üç büyük yazıt izler: Tonyukuk Yazıtı (720-725 ya da 732- 734), Kül Tigin Yazıtı (732), Bilge Kağan Yazıtı (735). Türkçenin en eski yazılı belgeleri olan ve 8. yy.ın ilk yarısından kalan Göktürk taş yazılarında benim ayaklık dediğim yalın köklerin 13 asır sonra günümüz Türkiye Türkçesinde büyük ölçüde aynen korunmasından yola çıkarak, Kuruluş Türkçesinin beş bin yıl öncesine gidebileceğini sanıyorum. Günümüzdeki köklerin (gözelik ve köklük) anlamca ayrılabilmesi, kurulumdaki sesleri büyük ölçüde yansıtıyor olmalı, başka bir izah yapamıyorum.

Türk adının milattan önceki asırlarda ortaya çıktığını Latince kaynaklardan anlıyoruz. Romalı Pomponius Mela (M.S. 45'te ölmüş) tarafından kaleme alınan De situ orbis libri III adlı eserde Azak Denizinin kuzeyindeki ormanlarda yaşadığı belirtilen Turcae ile Romalı Gaius Plinius Secundus (M.S. 23-79) tarafından kaleme alınan Naturalis Historia adlı ansiklopedide geçen Tyrcae adları açıkça Türkleri işaret eder. Bu adı ilk kullanan Türkçe kaynak ise bilindiği üzere M.S. 8. yy.dan kalan Göktürk yazıtlarıdır. Dürmek eyleminin başlangıç anlamı göç öncesi yükleri dürmektir. Büyük ihtimalle savaş ya da ona benzer kargaşa sonucu yurtlarından çıkmak zorunda bırakılan değişik boyların (Oğuz, Kırgız, vs.) aynı göçte toplanıp birleşenleri Türk > Türük {(oymakları) dürüp kalan; (oymak oymak dağınıkken) birleşen} adını almış olmalıdır. Oğuzların konfederasyon adı olarak Türk üst kimliğini de kullandıklarını gösteren en önemli kanıt komşularının adlandırması ile Türkmen adının etimolojisidir. 10. yüzyılın ikinci yarısından sonra Oğuzlardan iki ana kopma olmuş; bunlardan çoğu Peçeneklerden oluşan birinci kısım (Yunan kaynaklarında Guz, Rus kaynaklarında Torki) Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlar'a inerken, Selçuk Bey önderliğindeki ikinci kısım ise İslamiyete geçip güneye inip batıya yönelmiştir. Müslüman olan Oğuzları, diğer soydaşlarından ayırt edebilmek için Türkmen (< Türkman {Türkten genişleyip ayrılamayan; Oğuzlardan ayrılsa da onun bulunduğu gruptan ayrılamayan; -man (-den genişleyip ayrılamayan)}) denmeye başlanmıştır. Kuruluş Türkçesinin ana varisinin Oğuzca olduğunu düşünüyorum.

Türkçe ortaya çıkmadan ya da tam olarak şekillenmeden önceki dilsiz dönemde Türklerden ayrılanları (dilsiz yakınlık) bir kenara koyalım, başkası araştırsın. Türkçenin bömleri yalnızca dilli dönemde o dili konuşan (dilli yakınlık) Türkler tarafından oluşturulmuştur. Tek sesten kurulu olduğu için herhangi bir yabancı etki söz konusu değildir. Ne başka bir dilden alıntı olarak Türkçeye gelebilir, ne de başka bir dile verinti olarak geçebilir. Bu köklüklerin anlam olarak da yabancı bir dilde aynen ortaya çıkması, tesadüf hariç, olanaksızdır. Eğer bir dilde bu köklükler Türkçedeki anlama gelip sesçe biraz değişerek ya da değişmeyerek bir sistematik oluşturuyorsa, o zaman o dil Türkçenin akrabasıdır diyebiliriz. Aksi takdirde mümkün değil. Türk-Moğol dil birliği ancak Moğolcadaki bömlerin varlığıyla kesin olarak kanıtlanabilir. Oluşumu milattan önceki binlik devirlere giden bömlerin günümüzdeki sözlerde de yaşıyor olması akraba dillerde de azalarak ya da çoğalarak bulunmasını gerektirir. Yoksa, akraba değil; zorlamayın.

Eski Moğolca şahıs zamirlerine baktığımızda i sesinin görünürde "teklik", a sesinin de görünürde "çokluk" verdiğini çıkarabiliriz (eğer kurgu doğruysa; benim değil, başkasının): *bin < *min (ben), *ban < *man (biz); *çin < *tin (sen), *tan (siz); *hin (o), *han (onlar). Moğolcada isimlendirme (nominatif) eki -n, çoğul eki de -t sesidir. Bütün bunlar Moğolcanın bömlü bir dil olabileceğine işaret ediyor. Kesin bir şey demek için Moğolcanın fonemlerinin böm değerlerini bu yazıda olduğu gibi ortaya koymak gerekir. Türkçedeki a ve i gözelikleri ile n ve t köklüklerinin anlamı yukarıdaki Moğolca örneklerle görünürde uyuşmuyor.

Türkçedeki zamirlerin oluşumu Moğolcadan farklıdır:

be- berileme topukluğu ile n ayrılık köklüğü : ben > men {berilenip ayrılan}; aslı men değildir, çünkü m yapamama bildirir
se- serme topukluğu ile n ayrılık köklüğü : sen {serilip ayrılan}
l kendileme köklüğü : o < ET ol {oyukta kendilenen (sen ben buradayız, fakat o burada değil orada; oyukta olan buradan görülemez} ya da n ayrılık köklüğü < *oln {oyuklanıp ayrılan}
z bozma köklüğü : biz {benim tekliğimi bozup çoğaltan; ?ya da bir'i bozan}, siz {senin tekliğini bozup çoğaltan}

Tek bir şaman tarafından sistematik oluşturulan bir dilde tesadüflere yer olmaması gerekir. Çocuk dili örnekleri gerçekten çocukların ya da onlarla çocuk olan yetişkinlerin mi ürünü, yoksa köklüklerle kurulu yetişkin türevleri mi, bilemiyorum. Yupikçedeki aata (father), aana (mother) örnekleri gibi, iki farklı dilde yakınlıktan kaynaklanmayan benzerliklerin çoğunu çocuk dili örneği olarak görüyouz. Bunları bir başkası bu yazıda ortaya dökülen anlamlı köklükler ışığında yeni bir gözle ele alabilir: ağa, ana, apa, ata, eçe, ede, eke, eze, içi, ini...

Topukluğa doğrudan gelen köklükler bulunduğu gibi, önceden köklük getirilip anlam kazanmış olan kökten son köklüğü atıp başka bir köklükle yeni bir anlam yüklenen örnekler de görülmektedir. Bütün bunlar aynı dönemde peşpeşe türetilmediler, yıllara, asırlara yayıldılar. Öncelik sırasına göre kavramlar adlandırıldı. Yalınlara bakarsanız bunları görürsünüz. Yalınların uzatımlı biçimlerini (acı-, türe-) ben fazla deşemedim.

Geriye dönük ana kök tahminleri genelde en eski birkaç biçimden melezleme yoluyla yapılıyor. Bunun pek de doğru bir yöntem olduğunu sanmıyorum. Aynı kökten çıkan dillerin sonraki asırlardaki temsilcilerinin hepsi de mi değişti, değişmeyen ya da çok az değişen olamaz mı? Bana göre, ata dilin varisleri arasında birisi ana yapıyı büyük ölçüde koruyor, diğerleri (ata yurdundan ayrılıp başkasının yurdunda yurt edinenler) birtakım dış etkenlerle ana yapıyı değiştiriyorlar. Geriye dönük tahminler bir de böyle yapılsa daha doğru sonuç alınabilir.

Bitirirken ...

Bu çalışma, bir dilin kökenini ortaya serip dil bilimi ve Türkoloji için yeni bir çağın kapısını açıyor. Kendi sitem (Kmoksy : kasaba muhtaç olacağına kes s. ye) ve öbürlerinde Yupikçe (Yup'ik) ile İnyupikçe (Iñupiaq) başta olmak üzere diğer Alaska Eskimo dilleri (Çupikçe, Nunivak Çupikçesi, Supikçe ve Sibirya Yupikçesi) ile Kanada ve Grönland İnuit dilleri üzerine oldukça geniş çalıştım ve onun semeresini de, Türkçenin ilk oluşturulduğu dönemi ortaya çıkararak gördüm. Demek ki, Türkçe ilk oluşturulduğunda Eskimo dillerindeki yapım eki kılıklı fiil ya da isim yığıntısı (İng. postbase) gibi görünen, fakat onlardan farklı olarak ünlü ya da ünsüz tek sesli bömler ile kurulu bir dil iken sonradan bu "unutuldu" (ya da öyle sanıyoruz) ve "ekli" yeni bir kalıba girdi. Biz hep o yeni kalıba göre Türkçeyi öğrendik ve öğretiyoruz. Şimdi ise kalıpları Türkçenin üzerinde yeniden kurup ona göre öğrenmeli ve öğretmeliyiz.

Bu keşiften önce kılavuz istemeyen köy gibi görünen Türkçedeki eklerin varlığına herkes gibi ben de sarsılmaz bir inançla bağlıydım. Keşfin örneklerini toplarken de bağlıydım. Örnekleri detaylı inceleyip ayaklıklara yerleştirirken epey sarsıldım. Türkçede gerçekten ek olup olmadığına artık emin değilim.

Türkçeye biçilen donlar, parçalanmış atom ışığında, yeniden biçilmelidir. Türkçenin gramerinin yeniden yazılmasından tutun da o karanlık çağların tarih kitaplarına yansıtılmasına kadar. Altay dillerinin yakınlığı da bu yazıdan sonra epey sorgulanmalı. Diğer dillerde de aynı yapının olup olmadığını başka araştırmacılar gösterecektir. Bu konuda gerçekten tek miyiz, yoksa bizim gibi olanlar da var mı?

Hayalet avcıları, iş başına!

Bu yazıyla bir dilin kökeni ve nasıl oluştuğu kanıtlandı sanırım. Çok kişilik kurgu bozgudur. Dillerin ancak akıllı tek kişi tarafından kurgulanabileceğine inanıyorum.

Şimdi bundan sonra yapılması gereken öncelikli iş, Türkmence, Kırgızca, Yakutça ve Çuvaşça başta olmak üzere bütün Türk dillerindeki ayaklıklar ile Moğolcadaki bömlerin ortaya konmasıdır.

Dillerin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmanın en görünür kanıtı böm değerlerinin olup olmadığını bulmaktır. Bükünlü dillere göre eklemeli diller böm olasılığı yüksek dillerdir. Bunların ortaya konması gerekir, var mı yok mu bilelim. Bükünlü dilleri de boş bırakmamak gerek, onlardaki olası ya da olmayası bömleri değişik yöntemlerle ortaya çıkarmak gerekir. Çince gibi tek heceli dillerde de böm araması yapmalı, yok çıkmaz deyip savsaklamamalı.

Dildeki nazalizasyon olayını ve ñ sesinin durumunu bulanıklıktan kurtarmak gerek; hangisi "nğ", hangisi "nk", hangisi "n" bömünden bozma, bunun ortaya konması gerekir.

Keşif yenidir (2017 Ocak sonu Şubat başı) ve büyük ihtimalle yanlışlarım olacaktır. Bilim'i kurulduğu koltukta "ben bilim, sen ne bilin len" olarak algılayanlardan değilim. Kusuruma bakmayın, demiyorum; atış serbest! Türkçeyi çözen adamdan bu kadar.

Türkçenin karanlık dönemlerine bu yazıyla oddan bir ışık yaktık yakmasına da, benim odunum fazla değil, siz de kaleminize bir el atın. Kaleminiz kırılmasın!

SON SÖZ: Yağız atın yemi ot ile saman; Türkçeyi kuran yalınsak bir şaman

 
Yazıyı kaleme aldığım bugün, yeğenim Elvin Buğra Arslan'ın da aralarında bulunduğu 35 kişinin 13 Mart 2016 günü Ankara Güvenpark'ta kan emici Kürtçü teröristler tarafından şehit edilmesinin yıl dönümüdür.
 

Anadolu Ajansı (14 Mart 2017) : Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın himayelerinde yürütülecek kampanyayla 2017'nin "Türk Dili Yılı" olarak ilan edileceği bildirildi.

Türk Dil Kurumu : Dünyanın sayılı dillerinden birisi olan ve binlerce yıllık köklü geçmişe sahip bulunan Türk dilinin, son birkaç yüzyılda geçirmiş olduğu değişimler sonucu yaşadığı kimi olumsuzluklara ve bunların çözüm yollarına kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla 2017 yılı, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek himayelerine aldıkları bir kampanyayla 15 Mart 2017 Çarşamba günü “Türk Dili Yılı” olarak ilan edilecektir; (21 Mart 2017) 2017 Türk Dili Yılı ilan edildi.

Ümüt Çınar : Bu kampanyanın bir gün önce (13 Mart 2017) siteye yüklediğim bu yazıyla ilgisi yoktur. İkisinin peşpeşe gelen zamanlaması bütünüyle tesadüftür.

 

Değerlendirme ve Eleştiriler (ulaştıkça listelenecek)

Tuğlacılar (eksik tuğlaları yerine koyan gerçek dil savaşçıları)

Sıvacılar (sıvasız yerleri onaran sessiz dil savaşçıları)

Kulak Çekiciler (hiç değilse bağcıyı dövmeyenler)

Kalemi Kırıklar

TETİKLEME
Ayrı Ev Tutucular (ulaştıkça listelenecek) Moğolcayı dörtgözle bekliyorum
HAZIRLANIYOR
→ Atçıların Türkçesi (Horse Hunters' Turkic)



ANASAYFA
MAKALELER 83 MACİRLERİ